Bu Blogda Ara

10 Haziran 2013 Pazartesi

Cahit Sıtkı Tarancı Kimdir?

Cumhuriyet Döneminin ve edebiyatımızın en önemli şairleri arasında sayılan Cahit Sıtkı Tarancı, 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da dünyaya gelmiştir. Eğitimhayatına Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi’nde başlayan Tarancı, bir süre burada okuduktan sonra 1931 yılında Galatasaray Lisesi’ne geçmiştir. Ancak aldığı Fransızca eğitim onun için bir dilden ziyadebüyük bir edebi birikim yaratmıştır. Stéphane Mallarmé, Charles Baudelaire ve Arthur Rimbaud gibi dünyanın en önemli şairlerini o yıllarda okumaya başlamış ve kendisinde bulunan cevheri daha lise yıllarında ortaya çıkarmıştır. Cahit Sıtkı, bu yıllarda ilk şiirini “Akademi” dergisinde vebüyük bir öneme sahip olan Servet-i Fünûn dergisinde yayımlamıştır. Böylece Tarancı, 49 yıllık yaşamının büyük bir kısmını oluşturan yazın hayatına başlamıştır. Yine bu çağlarda Yedi Meşaleci hareketinin ve Cumhuriyet Döneminin en önemli isimlerinden Ziya Osman Saba ile tanışmıştır. Edebiyatın bu önemli iki adamı bu tanışma ile büyük bir dostluğa da başlatmışlardır.
3950_cahit_sitki
1930′’lu yıllarda Tarancı, Mülkiye Mektebi’nde okumaya başlar ancak bir süre sonra okuldan atılır ve Yüksek Ticaret Okulu’na girer. Fakat bu sıralarda şair, Sümerbank’ın memuriyet sınavını kazanır ve okulu yarıda bırakır. Bir süre memurluk görevini yapan Tarancı, daha sonra memurluk görevinden ayrılır. Cumhuriyet Gazetesi’nde öyküleri yayımlanırken Cahit Sıtkı, gazetenin güçlü isimleri sayesinde Paris’’e eğitim amacıyla gider. Paris’te bir yandan üniversite eğitimi alan Tarancı, bir süre burada bir radyoda spikerlik yapar. Bu yıllarda II. Dünya Savaşı alevlenir ve Alman uçakları Paris semalarında bombalama yapmaktadır. Türkiye’ye dönmek zorunda kalan Cahit Sıtkı, geri döner dönmez askerlik görevini yerine getirir. Fransızca eğitiminden dolayı Tarancı, bir süre tercümanlık yapar.
Takvimler 1946′’yı gösterdiğinde  Cahit Sıtkı Tarancı, ünlü şiiri “Otuz Beş Yaş” ile katıldığı CHP Şiir Ödülü’nü kazanır. Bu ödül artık onun adını tüm ilkeye duyurmuştur. 1951 yılında ise şair, Cavidan Tınaz ile evlenir. Ancak Cahit Sıtkı, birkaç yıl sonra geçirdiği bir kriz neticesinde felç olur ve birçok hastanede tedavi görür. Daha sonra devlet tarafından Tarancı, Viyana’ya götürülür. Burada tedavi gören Cahit Sıtkı Tarancı, yaşamı boyunca yaşadığı ölüm hissini 12 Ekim 1956 yılında tadar ve hayata gözlerini yumar. Şairin Diyarbakır’da ki evi 1973’ten itibaren “Cahit Sıtkı Müze Evi” olarak ziyaretçilerini beklemektedir.
Cahit Sıtkı Tarancı’’nın Yazım Hayatı
Cahit Sıtkı, edebiyata ne zaman başladığını Can Yayınları’ndan çıkan ve Asım Bezirci tarafından derlenen “Otuz Beş Yaş” kitabının giriş kısmında yapılan konuşma da şu şekilde anlatmaktadır;
-Edebiyata karşı ilk ilgi sizde ne zaman ve nasıl uyandı?
-İlkokulda iken Namık Kemal’in Tevfik Fikret’in, Mehmet Emin’in şiirlerini yüksek sesle okumayı pek severdim. Fransız okuluna geçtiğimde durmamacasına roman okumak tutkusuna kapıldım. Yine o tarihlerde Diyarbakır’daki kız kardeşime uzun uzun manzum mektuplar yazdığımı hatırlıyorum. Fakat bende edebiyata özellikle şiire karşı gerçek ve köklü denilebilecek ilk ilgi Galatasaray onuncu sınıfta sıra arkadaşım Ziya Osman Saba’nın yardımıyla tanıdığım Baudelaire ile başlar. Bu dev Fransız şairini içime sindire sindire okuduktan sonradır ki, şiir yazmak benim için soluk almak, yemek içmek kadar doğal bir yaşam eylemi oldu.
3950_vefasizlik_cahit_sitki_taranci
Cahit Sıtkı, edebiyata başlama macerasını bu şekilde anlatır. Daha sonra şair, ilk şiirlerini lise çağında çeşitli dergilerde yayımlar. Mülkiye Mektebi’ne devam ettiği yıllarda “Ömrümde Sükût” adlı kitapta şiirlerini toplayarak yayımlar. Bu onun ilk kitabıdır. Cavidan Tınaz ile yaptığı evlilik yıllarında yazdığı şiirleri ise Tarancı, “Düşten Güzel” adlı kitapta toplar. Cahit Sıtkı, vezin ve uyaktan kopamamış ancak bu kurallar çerçevesinde şiire farklı bir boyut kazandırmıştır. Sanat için sanat ilkesi ile şiir yazan Tarancı, şiirlerinde ölüm temasına fazlaca yer yermiştir. Bunun yanı sıra yalnızlık, çocukluğuna duyduğu özlem de onun şiirine giren konular arasındadır.
Şiirleri
• Ömrümde Sükût (1933)
• Otuz Beş Yaş (1946)
• Düşten Güzel (1952)
• Sonrası (1957)
Cahit Sıtkı’nın ölümünden sonra;
Ziya’ya Mektuplar
Gün Eksilmesin Penceremden( Öykülerinin derlemesi)
Cahit Sıtkı Tarancı’dan bir şiir…
Abbas
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı TARANCI
Kaynakça:
Tarancı, Cahit Sıtkı, Otuz Beş Yaş, Derleyen: Asım Bezirci, 20. Basım, sayfa; 12, 157
Uyguner, Muzeffer, Cahit Sıtkı Tarancı (Yaşamı-Sanatı-Yapıtlarından Seçmeler), Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1992.

Arthur Rimbaud Kimdir?

Sürrealizm ve Sembolizm’in en önemli şairlerinden olan JeanNicholas Arthur Rimbaud, 20 Ekim 1854 tarihinde Fransa’dadünyaya gelmiştir. Rimbaud’un babası bir subaydır ve Cezayir’de görev yaptığı sırada, Arapça öğrenerek Kur’an’ı kendi dillerine çevirmiştir. Ancak Frédéric Rimbaud, 1860 yılında ailesini terk etmiştir. Bunun üzerine şair, küçük yaşta dramatik bir olay yaşamış ve bu olay onun kişiliğini ve sanatını etkileyecektir. Annesi tarafından yetiştirilen Arthur Rimbaud, giderek kuralları yok sayan kişiliğe sahip olmaktadır. Annesi ise Rimbaud’’u bastırmak için çabalamaktadır. O yaşlarda şiire merak salan Rimbaud ise; ahlak ve din kurallarını hiçe saymaktadır.
3951_ar
Retorik hocası, Rimbaud’’un sahip olduğu cevheri ortaya çıkarmak için onu yazmaya ve okumaya yönlendirmektedir. Rimbaud ise asi ruhunun yanında maceraperest bir ruha da sahiptir; onun için tüm kapılar şiire çıkmaktadır.
Rimbaud, yeteneğini çok küçük yaşta belli eden şairler arasındadır. Yaşının üstünde bir şiir seviyesine sahip olan Rimbaud, kalemini sivrilterek de şiirler yazmıştır. Ülkede devrimin yaşandığı o günleri büyük bir heyecanla şiirine yansıtan Rimbaud, bir yandan da devrilen hükümeti yermekteydi. Kilisenin yanlışlarını gören ve buna karşı sessiz kalmayan şair, bu sürede evden kaçmış ve Paris’te yaşamaya başlamıştır. Kiliseye karşı duyduğu öfkeyi dile getirirken şair o yıllara ait şiirlerinde aynı zamanda burjuvaziye karşı da öfke naraları atmaktadır. Yine bu yıllarda Rimbaud, haksız bir savaş için ölen askerlere karşı duyduğu üzüntüyü “”Vadide Uyuyan Adam”” adlı eserinde dile getirmiştir. Söz konusu yapıt dünya edebiyatında büyük bir öneme sahiptir.
Rimbaud’un hayatında şair Paul Verlaine büyük tutmaktadır. Paul Verlaine, Rimbaud’un şiirlerini okur ve şiirlerinden fazlasıyla etkilenir. Bunun üzerine onu Paris’e çağırır. İki şairin arasında hem edebi bir ilişki hem de duygusal, cinsel bir birliktelik yaşanır. Öyle ki Verlaine bir süre sonra eşini terk ederek Rimbaud ile yaşar. Rimbaud’un macerayı sevmesi onları Londra ve Brüksel’e kadar götürür. İçki ve uyuşturucu ile iki şair gezgin bir yaşam sürdürürdüler. Bu şekilde bir yaşam sürerken Paul Verlaine bir kavga neticesinde Rimbaud’u silahla vurur ve cezaevine girer. Verlaine, iki yıl hapis cezası alırken Rimbaud ise 1875’’te bir daha şiir yazmama kararı alır. Son olarak Rimbaud, yaşamındaki tüm çılgınlıkları “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar ve artık onun için şiir yoktur. Ancak içindeki macera isteği hala dinmemiştir. Avrupa’da çeşitli ülkeleri dolaşan Rimbaud, 1877 tarihinde Hollanda ordusuna katılır ancak bir süre sonra ordudan kaçar. Son olarak Arthur Rimbaud, Afrika’ya yerleşerek kolay yoldan para kazanmak için silah tüccarlığına başlar. Afrika topraklarında yazdığı gezi yazılarını ise bir süre dergilerde yayımlar. Ekonomik olarak rahat bir yaşam süren Rimbaud’un sağ dizinde ciddi bir tümör oluşur. Fransa’ya dönmek zorunda kalır ve en küçük kız kardeşi bir süre Rimbaud’a bakar. Ancak tümör nedeniyle bacağı kesilen şair, 10 Kasım 1891’de kangren neticesinde hayata gözlerini yumar.
3951_arthur_rimbaud
Arthur Rimbaud, bu şekilde macera dolu hayatının yanı sıra dünya edebiyatına müthiş bir şiir anlayışı kazandırmıştır. Sembolizm ve Gerçeküstü şiirinin yanı sıra; farklı lirizmi ile kendisinden sonra onlarca şairi etkileyemeye devam etmektedir. Rimbaud ve Verlaine arasında yaşananlar Agnieszka Holland tarafından 1995 yılında beyaz perdeye aktarılmıştır. Tutkunun Şairleri olarak dilimize çevrilen film biyografik bir şeklide iki şairinin birlikte yaşadıkları serüvenleri anlatmaktadır. Filmde Arthur Rimbaud’u Leonardo DiCaprio canlandırmaktadır.
Eserleri;
• Şiir
• Esrik Gemi
• Cehennemde Bir Mevsim
• Illuminations
EN YÜKSEK KULENİN TÜRKÜSÜ
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Bir çayır gibi tıpkı
Unutulmuş bir kıyıda,
Karamukların, günlüklerin
Çiçek açıp büyüdüğü,
O yabanıl uğultusunda
Korkunç pis sineklerin.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Arthur Rimbaud
Çeviri; İlhan Berk
Kaynakça:
Arthur Rimbaud Seçilmiş Şiirler, Çeviri: İlhan Berk, Adam Yayınları, İstanbul, 2002

Anadolu Hisarı

İstanbul’un Anadoluhisarı semtinde,İstanbul Boğazı’’nın en dar noktasında, 1395 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından inşa ettirilen ve 7000 metrekare alan üzerine kurulu olan bir yapıdır. Hisarın yapım sebebi İstanbul Boğazını kontrol altında tutmak ve savaş sırasında orduyu karşı kıyıya geçirmeye çalışırken kullanılmak maksadıyla inşa edilmiştir.
3947_anadolu_hisari.
Anadolu Hisarı iç kale ve dış kale ile bunların surlarından oluşmaktadır. İç kale dikdörtgen yapıda olup dört katlıdır. İlk inşa edildiğinde giriş kapısı inşa edilmemiş ve bu yüzden iç kaleye surlardan uzanan bir köprüden geçiliyordu. İç kalenin üst katlarına çıkışta kale içerisindeki merdivenler kullanılarak çıkış sağlanıyordu. İç kalenin surlarının kalınlığı üç metreyi bulmaktadır. İç kalede bulunan surlar dış kalenin kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerini birleştirmektedir. Kalenin surları, doğu-batı yönünde 65 metre, kuzey-güney yönünde 80 metredir. Dış kale surlarının kalınlığı 2,5 metredir. Hisarın iç kalesinin yapımında, blok taşlar kullanılmış ve araları harçla doldurulmuştur. Dış surlar inşa edilirken savaş sırasında kalenin ve boğazın güvenliğini sağlamak üzere topların yerleştirilebileceği şekilde surlar inşa edilmiştir.
Anadolu Hisarı en stratejik günlerini İstanbul’un fethi zamanında yaşamıştır. Fetih sırasında karşı kıyıya yapılan Rumeli Hisarı ile beraber denizden Bizans’a gelen yardımlar her iki hisardan açılan top ateşleri sayesinde engellenmiştir.Anadolu Hisarı tarihi boyunca değişik isimlerle de anılmıştır. Kaynaklara göre, Güzelhisar, Güzelcehisar, Yenihisar, Yenicehisar ve Akhisar isimleri kullanılmıştır.
ana
Anadolu Hisarı’’nın çevresi İstanbul’un fethinin ardından yerleşim alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed, buraya bir cami yaptırarak ibadet edilmesine vesile olmuştur. Hisarın çevresi öncelikle askeri birliklerin yerleşimine daha sonraları da sivil halkın yerleşimine müsaade edilmiştir.Anadolu Hisarı Fatih Sultan Mehmed’’in İstanbul’u fethine kadar çok önemli bir yere sahiptir. Fakat İstanbul’un Fethinden sonra büyük ölçüde önemini yitirmiştir.Anadolu Hisarı, Osmanlı’dan günümüze ulaşana kadar onarımlardan geçmiştir. 1991 yılında Kültür Bakanlığı tarafından onarımı yapılmış ve bazı bölümler restore edilmiştir.

Altın Çilek ve Faydaları


Altın çilek, adı gibi çok değerli bir besindir. Her derde deva olan bu besin, daha yeni yenibilinmeye başlanmıştır. Yer kirazı diye de adlandırılan besin, egzotik meyveler kategorisinde yer almaktadır. Yaş olarak yenilebildiği gibi kurutulmuş olarak datüketilmektedir. Daha çok kurutulmuş olarak satışa sunulmaktadır. Altın rengi ile ismini bağdaştıran tropikal meyve, Güney Amerika’da yetiştirilmektedir. 5-7 gram ağırlığında ve lif yoğunluğu yüksek olan meyvenin birçok faydasıbulunmaktadır. B1, B2, B3, A ve C vitaminlerinibünyesinde barındıran besinin, sağlığa çokbüyük yararı vardır.
3952_altin-cilek-124786
Yuvarlık hatlardan oluşan meyve, altın sarısı rengindedir. Sulu ve küçük boyutlarda çekirdekleri vardır ve yüzeyi pürüzsüzdür. Taze tüketildiğinde, dış yüzeyindeki kâğıdımsı yüzeyini soymak gereklidir. Kurutulmuş olarak yendiğinde böyle bir işleme gerek yoktur. Salata, kek ve pastalarda kullanılan meyvenin, reçeli de yapılmaktadır. Tatlı ve aynı zamanda nahoş tadı ile lezzetli bir besindir ve özel soslarda kullanılmaktadır. Yaz aylarının vazgeçilmesi olan dondurmanın yapımında kullanılmaktadır. Bazı ülkelerde yemek olarak da tüketilmektedir. Ağacı küçüktür ve dalları çalı şeklindedir. Sıcak ve sulak topraklarda yetişen meyve, kalsiyum ve demir açısından zengindir. Potasyum, fosfor minerallerini de içeriğinde barındırmaktadır. Proteolitik enzimler ile bezenen bu meyve, bu özelliği ile diğer besinlerden ayrılmaktadır.
altın
Antioksidan oranı ile üstünlük yaratan meyve, doğal yollardan kilo vermek isteyenlerin imdadına koşmaktadır. Metabolizmayı hızlandıran besin, sindirim kolaylığı sunmaktadır. Kalorisi düşük olduğundan, kilo vermenize katkı sağlamaktadır. Sağlıklı bir şekilde zayıflamanın en iddialı yoludur.  Çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimden olumlu katkıları vardır. Şeker hastalarına iyileştirici etki yapmaktadır. Kanser, kalp gibi ciddi rahatsızlıkları önlemekte başarılı olan meyve, aynı zamanda bu hastalılara şifa olmaktadır. Doğal idrar söktürücüdür ve ağrı kesici özelliğine sahiptir. Kandaki değerleri dengeler ve solunum, idrar yollarındaki rahatsızlıklara deva olmaktadır. Tıbbi ilaçlarda kullanılan meyve, 8 alkolid özelliğine sahiptir. Görme ve işitme duyularına büyük fayda sağlar ve sinirlerin onarılmasında etkilidir. Kan dolaşımını hızlandırır ve düzene sokar. İltihap kurutur ve mantar hastalıklarını tedavi etmede etkilidir. Altın çilek, İştah açıcı, ateş düşürücü, balgam temizleyici, tümörün ilerlemesini durdurucu, cilt problemlerine çözüm yaratan ve böbrek rahatsızlıklarını iyileştiren etkisi ile liderdir.
Altın çilek, kozmetik özelliği ile de iddialıdır. Cildi pürüzsüleştirir ve nemlendirir. Cildi güneş ışınlarından koruyan besin, hücre yenileyici özelliği ile fark yaratmaktadır. Yaşlanma belirtilerini geciktiren meyve, erkeklerin korkulu rüyası olan prostat hastalığının oluşumunu önler ve tedavi eder. Antispazmodik, Anti-romatizmal, Antiviral, Diüretik, Antimikrobiyal, Antimikobakteriyel, Anti-diyabetiktir, Antikoagülan ve Analjezik özellikleri ile tam bir eczane deposu

10 Mayıs 2013 Cuma

Jeoloji ne demek , nedir

Jeoloji

Jeoloji, YERBİLİMİ olarakta bilinir. Ana inceleme konusu Dünya olan bilim dalı. Maden yatakları, su, doğal enerji kaynakları, petrol, zemin etüdü ve depremleri inceler.

Jeoloji, YERBİLİMİ olarakta bilinir. Ana inceleme konusu Dünya olan bilim dalı. , su,

, petrol, zemin etüdü ve depremleri inceler.

Yer bilimi. Yer kabuğunun bileşimi, yapısı ve târihi ile ilgilenir. Jeoloji ilmi, yeryüzünde yaradılışından îtibâren yaşamış canlıları ve çeşitlerini de inceler.

Ay ve

meteor taşlarının incelenmesi de jeolojinin konusudur.

Dar anlamda özellikle ortalama kalınlığı 35 km olan “yerkabuğunun” bilimidir. Bu şekli ile jeoloji yeryüzünü ve yeryüzü ile insan toplulukları ilişkisini inceleyen coğrafyadan ve yerküresini bütün olarak fiziksel metodlarla araştıran jeofizikten ayrılır. Ancak, bugün bu üç bilim dalı ve bunlara katılan

jeokimya,

ve meteoroloji yalnızca yerbilimleri adı altında toplanmaktadır.

Jeolojinin târihçesi:

Modern jeoloji ilminin kuruluşu 200 seneyi geçmez.

Yunanca “ge” yer anlamına gelir. Jeoloji, yer bilimi demektir. Eski çağlarda taşların ve toprakların zamanla değişikliğe uğradıkları az da olsa biliniyordu. Beşinci yüzyılda

Herodot taşlara, fosillere dâir gözlemlerde bulunmuştur. Bilhassa

Mısır’da Nil yatağında ve deltasında yaptığı fosil incelemeleri önemlidir. Daha sonra

İbn-i Sina,

El-Biruni,





Ömer Hayyam gibi bilgin ve düşünürler de bu konuda incelemeler yapmışlardır.

On yedinci yüzyılda yer kabuğunun tabakalardan meydana geldiği ve tortu maddelerinin zamanla sıkışarak yeni tabakalar meydana getirdiği anlaşılarak üst üste binme kânununun temel prensipleri atıldı. On sekizinci yüzyılda yerkabuğunun katlarının meydana gelmesi için çok uzun zamanlar geçtiği ve katlar arasında fosillerin bulunduğu anlaşılınca jeolojik zaman kavramı meydana çıktı. On dokuzuncu yüzyılda jeolojistler, jeolojinin genel teorilerinden sıyrılıp teferruatlı incelemelere girdiler. 1860’ta Kuzey Amerika’da yapılan incelemelerde, kayaçlarda Mesozoik ve Tersiyer zamanlardan kalma bol miktarda omurgalı hayvan kemikleri bulununca, Hutton ve Playfair’in çok önceleri iddiâ ettikleri yerkabuğunun uzun zaman sürerek meydana gelmesi ve yerkabuğunun zamanla kırılıp alttaki tabakaların yüzeye çıkarak daha genç tabakalar üzerinde yer alması üst üste binme kânunu kabûl edilerek jeoloji ilminin gelişmesi bu târihten îtibâren başlamış oldu.

On dokuzuncu yüzyılın ortasında Buzul Jeolojisi önem kazandı. Bâzı bölgelerde ana kayaçın üzerinde çok ince malzemeden iri malzemeye kadar meydana gelen bir tabakanın bulunduğu tesbit edildi. Ancak 1840’ta

İsviçreli Louis Agassiz buzulların malzeme hareketine sebeb olduğunu ileri sürdü. Alp vâdilerindeki bâzı tabakaların buzullar tarafından sürüklenerek Kuzey Avrupa’dan getirildiği ve buzulların erimesiyle taşınan malzemenin buralarda kaldığı ileri sürüldü. Buna benzer gözlemler Buzul Jeolojisinin kabul görmesini sağladı.

Jeolojinin diğer bir bölümü de Ekonomik Jeolojidir. 1848’de altının

California’da ve

Avustralya’da bulunması veAmerika ileAvrupa’daki hızlı endüstrileşme; kömür, demir ve diğer cevherlere olan ihtiyacı çoğalttı. Bu konuda jeolojinin yardımı arandı. Petrolün keşfedilmesi ve buna olan ihtiyâcın artması, petrolün meydana gelmesinin araştırılması ihtiyacını doğurdu.

Jeoloji bilgileri petrol bölgelerinin tesbitinde kullanıldı. Bütün bunlarda yer altı tabakaları daha yakından incelendi ve jeoloji üç boyutlu bir cephe kazandı. Mâdenciliğin ilerlemesi ile jeoloji, mâden cevherlerinin oluşumunda uygulanmaya başladı.

1860-1870’lerde yeni âletlerin özellikle polarize mikroskopların ortaya çıkmasıyla, jeoloji alanında ilerlemeler görüldü. Genel olarak 0,025 mm civârında kalınlıklı pekçok mineral veya kayaçın ışık geçirdiği tesbit edildi. Bu sûretle kesin bir şekilde minerallerin tanınması ve iç yapısı belirlenmeye çalışıldı. Kristal kayaçlar mineral bileşenlerine göre sınıflandırıldı. Bu sûretle jeolojinin petroloji ve petrografi gibi önemli dalları ortaya çıktı.

Yirminci yüzyılda jeolojinin genel çerçevesi ortaya çıkmıştı. Ancak yeni âletlerin yapılması, konuların daha belirli ortaya çıkmasını sağladı. Bu zamanda en çok etkili konu Kıtaların Kayması Teorisi olmuştur. Eskiden beri GüneyAmerika’nın Afrika’nın batı kısmı ile benzeşimi dikkati çekmiştir. Bunların vaktiyle berâber olduğu çeşitli kimseler tarafından söylenmişse de dikkat çekmemiştir. Ancak Alman jeofizikçisi

, 1912’de bütün kıtaların tek bir kara parçasından meydana geldiğini ileri sürmüştür. Şimdiki durumun ise, bunların değişik bölünme ve kaymalar sonucu ortaya çıktığını savunmuştur. Ancak bu ayrılmayı meydana getirecek mekanizmanın belirlenememesi ileri sürülen iddiânın kabûlünü geciktirmiştir. 1960-1962 arasında Amerikalı Robert Diotz ve H.H. Hess’nın Deniz Tabanı Yayılması teorisiyle kabul edilebilir bir mekanizma ortaya konulmuştur. Buna göre ayrılma deniz tabanında meydana gelen çatlaklar sonucu kıtalar birbirlerinden sürekli uzaklaşmaktaydılar. Deniz tabanında yapılan incelemeler bu teoriyi desteklemektedir.

Jeolojinin gelişmesinde önemli bir yeri de X ışınlarının kristallere olan uygulamasıdır. Kristallerdeki üç boyutta X ışınının kırılmalarından atomların dizilişi belirlenebilmektedir. Bu tesbitle, jeolojinin bir dalı olan mineroloji laboratuvarlarında X ışını âleti vazgeçilmez bir cihaz olmuştur. Elektron mikroskobla küçük fosillerin incelenmesi, jeolojinin ilerlemesine ayrı bir boyut kazandırdı.

Türkiye’de jeoloji:

Türkiye’de bugünkü anlamıyla jeoloji 20. yüzyılın başlarında kurulmuş, günümüze kadar gelişmeler göstermiştir. 1915 yılında İstanbul

Darülfünun jeoloji kürsüsüne Alman Walther Penek çağrılmış Vefa’da bir konaktaki jeoloji ve mineroloji enstitüsünü yönetmiş, öğretim ve araştırma alanlarında çalışmalara girişilmiştir. O devirde Penck ve yardımcısı Hamit Nâfiz Pamir, İstanbul Boğazı ve çevresi ile Bursa ve Uludağ’da geziler yapmış, jeolojik yayınlarda bulunmuşlardır. 1935 yılında bir yandan Mâden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) faaliyetlerine girişirken, bir yandan da üniversite ve bâzı yüksek okullarımızda jeoloji öğretimi araştırmaları ilerleme yoluna girmiştir. MTA’nın yayınladığı birçok kitaplar yanında, jeolojik araştırmaların önemli yer tuttuğu bir dergi düzenli olarak, daha sonra Türkiye Jeoloji Kurumu kurularak bültenler yayınlanmıştır. Bu arada Türkiye’nin 1.800.000 ölçekli ve 8 paftalık jeoloji ve tektonik haritaları yayınlanmış (1946), daha sonra 1.500.000 ölçekli ve geliştirilmiş bir jeoloji (18 pafta) haritası çıkarılmıştır. Bu gelişmeler sırasında İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesinde de jeoloji üzerine çalışmalar olmuş ve büyük gelişme sağlanmıştır.

Yer kabuğunun bileşimi ve yerin içi: Yerkabuğunun % 99 kadarı taş, mineral ve mâdenlerden meydana gelmiştir. Yerkabuğunda taşların bileşimine giren başlıca elementler şunlardır. Oksijen (%46.71), silisyum (%27.69), alüminyum (%8.07), demir (%5.05), kalsiyum (%3.65), sodyum (%2.75), potasyum (% 2.58) ve mağnezyum (% 2.08).






Mineraller, tabiatta bulunan ve belirli kimyâsal bileşimi olan homojen cisimlerdir. Çoğunluk katı ve anorganiktir. Kaya tuzu (NaCl) ve necef taşı(SiO2) gibi. Civa sıvı hâlde inorganik, tabiatta ya çeşitli kristaller hâlinde bulunur veya şekilsiz (amorf) hâlde olur. Jeolojinin esas konusu içine giren yer kabuğunun ana maddesi olan taşlar, ya mineral topluluklarıdır veya bir tek mineralin çok sayıda birleşmesinden doğmuşlardır. Meselâ granit ve andezit çeşitli minerallerden meydana gelmiş, mermer ve kuvarsit ise tek bir mineralden teşekkül etmiştir.

Sayıları binden çok olan minerallerin on veya on beş kadarı geniş ölçüde taşların bileşimine katılmıştır. Bu mineraller, kuvars, feldispat, mika, amfikol, piroksen, olvin, granat, karbonat (kalsit) ve tuzlar (özellikle jips)dır. Yerkabuğunun yapısında katkıları bulunan minerallerle mâdenler kavramları üzerinde de durmak gerekir. Mineral daha önce de bahsedildiği gibi tabiatta bulunan, belirli kimyâsal bileşimi olan, homojen, bir kısmı kristaller hâlinde, bir kısmı şekilsiz olarak teşekkül etmiş cisimlerdir. Mâdenler ise, yerkabuğunda filiz denilen bileşimler hâlinde bulunan cisimlerdir ki, bunlar yerin çeşitli derinliklerinden mâden cevheri olarak çıkarıldıktan sonra ergitilerek işlenir duruma getirilen maddedir.

Jeoloji biliminin dalları: Jeoloji, yerkabuğunun maddesini, târih sırasına göre incelediği için târih bilgilerinden, maddelerin fizik, kimyâ ilminden, fosilleri anlamak için biyoloji ilminden istifâde eder. Konularına göre jeoloji birçok bilim dallarına ayrılır.


Jeofizik: Jeofizik, yerkabuğundaki, atmosferdeki ve okyanuslardaki maddelerin fiziksel yapısını inceler. Deprem dalgalarının yayılışı, jeofizik konularına ışık tutar.




Jeokimya: Jeokimyâ elementlerin kimyâsal yapılarını inceleyerek onların bulunuş yer ve zamânını tâyin etmeye çalışır. Yüksek sıcaklık ve basınçta ne gibi değişmeler gösterdiğini inceler. Laboratuvarlarda kilometrelerce derinlikteki toprağın altında sıcaklık ve basınçtan maddenin nasıl etkilendiğini tesbit edebilir.


: Yerkabuğu kayaçlardan, kayaçlar da birçok minerallerin karışımından meydana gelmiştir. Mineroloji kimyâsal yapılarını ve kristal yapılarını inceler. Minerallerin formları ve kristal yapıları ışık mikroskobu ve elektron mikroskoplarla incelenerek tabiattaki bulunuş şekilleri, endüstrideki üretim usûlleri üzerinde bilgi edinilir.

Petroloji: Kayaç maddelerinin başlangıcı, târihi ve zamanla değişimleri üzerinde inceleme yapar. Petroloji aynı zamanda minerallerin meydana geliş şekillerini yüksek harâret ve basınç altında fiziksel ve kimyâsal özelliklerinin değişmesini inceler.


Paleontoloji: Paleontoloji, jeolojik devirlerde yaşamış hayvan ve bitkilerin taşlaşmış kalıntılarını(fosil) kayaçlar arasında bularak inceleyen jeoloji dalıdır. Paleontoloji aynı fosillerin bulunduğu yer kabuğu katlarının aynı jeolojik devre rastlamasını ipucu alarak jeolojik devirlerin zamanlamasını belirlemekte jeolojiye büyük ölçüde yardımcı olur.


Jeomorfoloji: Jeomorfoloji yüzeydeki kara şekillerini ve bunların jeoloji târihlerini inceleyen joloji dalıdır. Jeomorfolojinin bir dalı olan paleomorfoloji ise, jeolojik devirlerde yüzeyde olup sonra gömülen yüzey karaların yapısını inceler.

Jeolojik değişmeler: Jeolojik değişmeler, dünyânın dış kabuğunu çok değiştirmiştir. Değişmelerin herbiri milyonlarca sene sürmüştür. Yüzeydeki değişmeler bilinmekle berâber, yerkabuğu içlerinde de değişmeler olmaktadır. Değişmeleri meydana getiren maddeler gaz (atmosfer), sıvı(hidrosfer) veya katı (litosfer) olabilir. Bu üç madde berâber olarak da değişmeleri meydana getirebilir. Su hava ile, kaya su ile, hava kaya ile temâsa geçer.

Yerkabuğunun derinliklerindeki değişmeleri incelemek çok zordur. Dünyânın merkezi yeryüzüne 6400 km mesâfede olmasına rağmen, henüz 8 km derinliğe kadar delinerek inceleme yapılabilmiştir. Derinlerde sıcaklık 2200-2800°C’ye kadar çıkmaktadır. Basınç ise atmosfer basıncının 3,5 milyon katına ulaşmaktadır.

Yerküresinin iç yapısı: Dünyânın manyetik ve çekim sâhalarından, aytaşları ve meteorların incelenmesinden, sismik incelemelerden elde edilen ipuçları ile yerkürenin iç yapısı hakkında bilgiler elde edilebilmektedir.

Yer kabuğunun dış kayalık kısmının kalınlığı oldukça ince olup, yüksek dağlar altında 50 km deniz okyanusları altında 4 km kadardır. Kalın tabakalar granit yapıya sâhipken, ince tabakaları bazalt yapı meydana getirir. Yerkabuğunun altında 3000 km kalınlıkta gittikçe yoğunluğu artan katı bir tabaka mevcuttur. Ayrıca, 6.900 km çapında en içte yüksek basınç altında ergimiş bir kütle hâlinde çekirdek kısmı vardır.


Volkan patlaması: Volkan patlaması, ergimiş olan içerdeki kütlenin (mağma) yerkabuğunun bir noktasından dışarıya çıkıp yayılmasıdır. Yerkabuğu üzerine çıkan mağma, “lav” ismini alır. Lavların soğuması ile volkanik kayaçlar meydana gelir. Mağmanın meydana gelişi, iç hareketler sırasında sürtünmelerden açığa çıkan enerji ile kayaçların erimesi sonucu olarak düşünülmektedir. Diğer bir düşünce olarak da, radyoaktif maddelerin biraraya gelmesi ile açığa çıkan ısı enerjisinin kayaçları eritici tesirinin olduğu kabul edilmektedir.

Yerkabuğunun hareketi: Tektonik hareketler genel olarak çok yavaş olur. Meselâ dağların yer kabuğunun kırılarak meydana gelişi jeolojik devilerde milyonlarca sene gibi çok uzun zamanda olmuştur. Yer kabuğunda yukarı doğru hareketi ile okyanus dibindeki karalar yüzeye doğru itilerek yeni kıtalar meydana gelmiştir. Bunun tam tersine yerkabuğu aşağı doğru çökerek sular altında kalmıştır.

Yerkabuğunun hareketi esnâsında bâzı kayaçlar büyük gerilimler altında kalarak şekil değiştirir. Devamlı basınç altında kayaçların kırılması ile gerilmelerinde âni değişiklik olur ki, bu olayın zelzelelerin bir sebebi olduğu sanılmaktadır. Alp Dağları, Apalanş Dağları, Sierra Nevada Dağları, yerkabuğunun böyle hareketleri sonunda meydana gelen en güzel örneklerdir.

Yerkabuğunun Hareketlerinin

Muhtemel Sebepleri

Büzülme teorisi: Bu teoriye göre yeryüzü ilk olarak erimiş halde bulunmaktaydı. Daha sonra iç tarafının soğuyup büzülmesi sonucu yeryüzünde seviye değişiklikleri, dağlar ve vâdiler meydana gelmiştir. Bu olaylar sonucu ortaya çıkan kuvvetler kayaçlarda fay denilen kırılma çizgilerini meydana getirmiştir.

Genişleme teorisi: Büzülme teorisinin tam tersine bu teori yeryüzünün ilk çapının şimdikinin yarısı kadar olduğunu ve yüzünde kalın bir kabuk mevcut bulunduğunu kabul eder. Ancak sonra meydana gelen genişlemeler fayları ve büyük kara kütlelerini ortaya çıkarmıştır. Daha sonra bu kütleler birbirinden ayrılmış ve okyanuslar meydana gelmiştir.

Konveksiyon teorisi: Konveksiyon terimi; bir akışkan içinde, akışkanın kendisinin hareket etmesiyle oluşan ısı iletimi mânâsını taşır. Bu teori, dış kabuk altında meydana gelen sıcaklık değişimlerinden dolayı, bâzı kısımların genişleyip üste çıktığını kabul etmektedir. Yeryüzündeki büyük sıra dağları bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Kıtasal kayma teorisi: Jeologlar tarafından yeryüzünün içinde konveksiyon işlemlerinin devâm ettiği kabul edilmektedir. Bu teoriyi Alman jeofizikcisi Alfred Wegener kurmuştur. Wegener’e göre kıtaların hepsi Paleozoikum ve Mezozoikum devirlerinde kıtalar birbirine yapışık idi. Paleozoikum sonuna kadar, hayvanlar Güney Amerika ile Afrika, Asya ve Avustralya arasında kara yolculuğu yapmışlar, Eosen devrinden îtibâren de Afrika’da yaşayan hayvanlar, karadan Güney Amerika’ya geçmişlerdir. Konveksiyon sonucu bu tek parçadan kıtalar zamanla birbirinden ayrılmış ve bugünkü durumu ortaya çıkmıştır. Bu teoriyi destekleyen müşâhedeler mevcuttur. Kıtaların kayması, dev kıtasal blokların altta bulunan daha çok plastik olan bazalt kayaçlarından daha hafif olduğunu kabul etmektedir.

Denge teorisi: Yukarıdaki teoriler kıtaların ve okyanusların meydana gelişlerini açıkladıkları hâlde, bu bilgilerin periyodik yükselme ve alçalmalarına bir açıklama getirmemektedirler. Yeryüzündeki düşey kuvvetlerle bâzı kısımlar yükselmiştir. Ancak daha sonra erozyon etkileriyle bu kısımlar alçak bölgelere taşınmış, okyanusların bâzı bölgelerinde toplanmıştır. Daha sonra meydana gelen düşey hareketlerle, bu bölgeler tekrar yükselmiş, dağları meydana getirmiştir. Böylece bir dengeye doğru gidilmektedir. Bu teoriye göre denge için yüksek yerler, daha hafif kayalardan meydana gelirken okyanusların dipleri daha ağır kayalardan meydana gelir. Böyle olması dengenin sağlanmasının bir sonucudur. Ancak, bu teori, bu sûretle olan periyodik hareketlerin dünyânın yüzeyinin hâlâ neden dengeli düz bir görünüşe sâhib olmadığını açıklıyamamaktadır.

Yerkabuğunun aşınması: Yeryüzündeki jeolojik işlemler enerjilerini güneşten alırlar. Güneş enerjisinin dünyânın kara, hava ve su parçaları arasındaki devamlı dağılışı, yer kabuğunun değişmesine sebeb olur. Güneş enerjisi yanında yerçekimi de biyolojik ve jeolojik değişikliklerde etkilidir.

Yerkabuğu devamlı olarak aşınır ve bu kısım tekrar bâzı bölgelere dağılır. Bu aşınma, taşınma ve başka yerde depolanma, yerkabuğu varolduğundan bu yana cereyan etmektedir. Kaya ve topraklar, atmosferik etkilerle, akan su, buzullar, rüzgârlar ve dalgaların etkisiyle ufalanır, aşınır. Buna insan ve hayvanların etkilerini de ilâve etmek gerekir. Bu etkilerin bir özelliği de, insanlar tarafından görülebilmeleri veya fark edilmeleridir.

Akarsuların etkisi: Erozyona en çok sebeb olan etkidir. Akarsular yataklarını yaparken, etraftaki maddeyi sürükler ve başka bir yere depo ederler. Sürükleme akarsuyun hızlı aktığı, depolama ise suyun akış hızının yavaşladığı yerlerde ortaya çıkar. Sonuç olarak kumsallar, deltalar ve taşma ovaları meydana gelir. Jeolojik olaylar sonucu, toplanmış tabakalardan, aynı özellikte kayalar ortaya çıkar.

Hava şartlarının etkisi: Hava şartlarına mâruz kalan yerkabuğu zamanla yağmur suları, rüzgârlar ve don etkisiyle parçalanır ve ayrışır. Bu olayların pek çoğu fiziksel olup, kayaları küçük parçalara ayırma şeklinde ortaya çıkar. Bu sûretle ortaya çıkan toprak bitkisel hayâtı destekleyebilecek özelliğe sâhiptir.

Buzulların etkisi: Buzullar yüksek dağlarda meydana geldiği gibi, tamâmen bir kıtayı kaplayacak şekilde de belirebilirler. Buzullar yerçekimi etkisiyle inerken geçtikleri kayalara etkili olurlar. Bâzan kayalar da buz tutarak buzullarla kayar. Bu sırada yerkabuğunda değişikliklere sebeb olur. En sonunda erimeleri sonucu göller meydana gelir. kuzey Amerika’nın büyük göllerinin çoğu buzulların erimeleri sonucu meydana gelmiştir. Buzullar beraberlerinde pekçok madde taşırlar ve bunları eridikleri yere bırakırlar.

Rüzgârlar da yerkabuğunun değişmesinde özellikle çöl ve yarı çöl bölgelerde, etkili olurlar. Verimli üst toprak aşınıp, tamâmen başka yere taşınabilir. Yeraltı suyu da, yerkabuğu altında mağaralar açarak tesirli olur. Bâzı mağaralarda sarkıt ve dikitlerin meydana gelmesine yeraltı suları sebeb olur. Diğer bir önemli etki de kıyılar boyunca tesir eden dalgalardır. Bunlar, kıyılara çarparak, kayaların parçalanmasına ve kıyı şekillerinin değişmesine sebeb olur. Askıda bulunan bütün maddelerin çökmesinde yer çekiminin tesiri vardır. Ayrıca, yerçekimi dağlık bölgelerde parçalanmış kayaların hareketini kontrol eder. Dalga etkisine benzeyen diğer bir tesir de denizlerde meydana gelen gel-git yâni med-cezir olaylarıdır.

Değişen yeryüzü: Yeryüzü için söylenilebilecek tek kesin şey bunun değişmesidir. Bir yandan yeryüzü farkedilir bir şekilde değişirken, eskiden beri etkili olan volkanik ve tektonik hareketler de bu değişikliğe ayrı bir yön vermektedirler. Bunlar belirli devreleri olan periyodik olaylar sonucu ortaya çıkmaktadır.

Su dolaşımı: Kayaların parçalanmasında su dolaşımı veya hidrolik çevrim etkili rol oynar. Güneş enerjisi ve yerçekimi ile güç bulan bu hareket, pompalanma, yoğunlaşma ve hareketten ibâret olan bir tabiî “makina”dır. Bu işlemde su denizlerden buharlaşır, rüzgârla iç taraflara taşınır ve yağmur veya kar olarak düşer. Bir kısım su, nehirlerle veya yeraltı suyu olarak denize tekrar dönerken, bir kısmı da buharlaşma veya terleme yoluyla atmosfere iâde edilir. Su yeryüzünde hareket ederken, şeklini fiziksel veya kimyâsal olarak değiştirir, Bu, en önemli çevrim ve etkidir.

Kaya dolaşımı: Yerkabuğunda bulunan erimiş daha sonra soğuyarak sertleşmiş kaya atmosferik etkilerle aşınıp, parçalanır. Bunu tâkiben, tabakalar meydana getirmek üzere taşınır. Daha sonra bu tabakalar üsttekilerin etkisiyle katılaşır ve bir tabakalı kaya meydana getirir. Çevrede meydana gelecek ısı ve basınç etkisiyle, bu kaya tamâmen değişikliğe uğrayabilir ve metamorfik kaya meydana getirebilir. Çok büyük ısı ve basınçların etkisiyle bunlardan mağma meydana gelebilir. Mağmanın sertleşmesiyle kaya dolaşımı tamamlanmış olur. Ancak, her zaman dolaşımı bu şekilde tamamlanmayabilir ve bâzı kısa devreler meydana gelebilir.

Erezyon devreleri: Oldukça açık olan bir devredir. Meselâ, nehirlerin geçtiği vâdilerin gençlik, olgunluk ve yaşlılık devreleri vardır. Herbir devrenin kendine has vasıfları mevcuttur. Bu devrelerden geçerken, vâdilerin bâzı kısımları nehirler tarafından taşınır, denizlere depolanır. Denizlerdeki tabakalanan kısımların kaya deverânındaki gibi tekrar mağma teşekkülü ile bu devir tamamlanır.

Volkanik ve tektonik hareketlerle bütün bu devirler yeryüzünün dinamik bir gezegen olduğuna işâret etmektedir. Milyarlarca yıldır değişen gezegenimiz değişmesine hâlâ devâm etmektedir.

En çok kabul gören teoriye göre, yeryüzü 4,5 milyar yıl önce toz bulutundan ibâretti. Kendi radyo aktif ısısı sonucu erimiş bir devre geçirmiş ve bugünkü kabuk ve sıcak çekirdek durumuna gelmiştir. Yeryüzünün şekillenmesinde jeolojik kuvvetler sürekli etkili olmuşlardır. Günümüze kadar geçen devre çeşitli jeolojik zamanlara ayrılarak incelenir.

Jeloji'nin ana konu dalları ve ilgili olduğu bilim dalları aşağıda listelenmiştir

Jeoloji

Oşinografi

Deniz bilim
  • Fiziki Oşinografi
  • Biyolojik Oşinografi
  • Paleoşinografi
  • Deniz Jeolojisi
  • Deniz Jeofiziği

Coğrafya

Limnoloji

Glasiyoloji

Buzulbilim

Atmosferik bilimler

Sistemler/çoklu disiplin

Jeoloji Resimleri


  • Jeolog, Carl Spitzweg tarafından yapılmış 19. yüzyıl tablosu.

  • De Re Metallica'nın 12. cildinin kapak sayfası. Georg Bauer'in yazdığı kitap, metal işleme teknikleri konusundaki ilk basılı eserdir.

Coğrafya

Coğrafya

M. Ö. 3. yüzyılda Eratosthenes tarafından kullanılan Coğrafya, Eski Yunanca'da yer anlamına gelen Geo ile tarif etmek, betimlemek anlamına gelen Graphie sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Prof. Dr. Cemalettin ŞAHİN'e göre; Coğrafya, insanın içinde yaşadığı çevrenin doğal özelliklerini, insan-doğal çevre etkileşimini ve bu etkileşim sonucu insanın ortaya koyduğu beşeri ve ekonomik etkinlikleri

Coğrafya, insanlar ve yer (mekân) ile bunlar arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilimdir. Yer ve insanlar arasındaki ilişkiler coğrafyanın konusunu oluşturur. Yeryüzündeki mekansal görünümler insana ve doğaya ilişkin çeşitli süreçlerden etkilendiği için jeoloji,

meteoroloji,

ekoloji,

biyoloji,

demografi,

ekonomi,

siyaset bilimi,

sosyoloji,

tarih gibi başka pek çok disiplinle ilişki içindedir. Coğrafi verilerin toplandığı başlıca kayıt

harita olduğundan,

topografya ve haritacılık da coğrafyanın sürekli yararlandığı alanlardır. Coğrafya sözcüğü Yunanca gaia (yer) ve gráphein (yazmak, betimlemek) sözcüklerinden türemiştir. Türkçesi Yerçizim sözcüğüdür. Gress ve Leinhart, coğrafyayı 4 özellikle karakterize edilen bir disiplin olarak tanımlamaktadırlar.

  • Birincisi bir yere eşsiz bir karakter kazandıran, yeryüzü üzerindeki özelliklerin dağılımıdır (örneğin dağlar, ırmaklar, denizler vb.).
  • İkincisi, bazı şeylerin oldukları yerlerde ve zamanda neden ve nasıl meydana geldiğini anlamaktır (örneğin yanardağlar gibi).
  • Üçüncüsü, meydana gelen olayların, diğer olaylarla ilgisi ve bağlantısıdır (örneğin yağmur ormanlarının tahribi).
  • Sonuncusu, coğrafyanın haritalar ile bilgilerin ve düşüncelerin iletişimini sağlamasıdır.

    Bu dört özellik birbiri ile çok çeşitli yollardan etkileşim içindedir. Bunlardan ilk üçü coğrafyanın dayanak ilkeleridir. Sonuncusu ise coğrafî araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerin söylenişidir.

    Coğrafyanın bu değişik yönleri arasındaki etkileşim, onu tanımlama amaçlı olarak kesin çizgilerle bölünmesini zorlaştırır. Coğrafi beceriler, yerler , fizikî, beşerî ve çevre coğrafyası biçiminde bir bölümleme, bunlardan bir veya iki alanın coğrafya eğitiminin çeşitli basamaklarında yer alması; öğrencinin çeşitli alanlar arasındaki ilişkiyi anlamasının engellenmesi şeklinde bir sonuç doğurabilir.

    Coğrafya, bazı yeteneklerin gelişimini ve kavramların anlaşılmasını içerir. Bu kavram ve yetenekler ise fizikî çevre (ortam), beşerî çevre ve bunlar arasındaki ilişki ile ilgilidir.

    Coğrafya'nın tarihi

    Diğer bütün bilimler gibi coğrafya'da gereklilik sebebiyle ortaya çıkmıştır.Eski çağlarda

    Mısır uygarlığında verimli toprakların nerede olduğu ve nasıl kullanılacağı gibi konular ayrıca her yıl gerçekleşen sellerin sonuçlarını bulmak ve zararlarını en aza indirmek için coğrafyayı kullanmışlardır.Dönemin göçebe toplulukları ise su kaynaklarını, yerleşecekleri yerleri ve yolları bulabilmek için kolay haritalar yapmışlardır.

    Eski Yunanlılar ise verimli alanların kıtlığından dolayı denizcilikle ilgilenmiş ve bu alanda coğrafyayı geliştirmişlerdir.Miletoslu

    Hekataios'un İÖ 500'de yazdığı kitabın ilk coğrafya yapıtı olduğu varsayılır.Ayrıca

    'un "Geographike hyphege-sis" kitabında harita yapım yöntemlerinden bahsetmiş ve bu alanda coğrafyaya büyük katkıda bulunmuştur. Eratosthenes, Surlu

    ve Ptolemaios da bugün kullandığımız paraleller ve meridyenlerden oluşan düzenin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

    Karakteristik olarak yayılmacı olan

    Roma İmparatorluğu döneminde coğrafya daha çok askeri amaçlar için kullanıldı ve geliştirildi. Coğrafi şartların savaş üzerindeki etkileri bağlamında yer ve hava incelemelerinde bulundular ayrıca haritacılıkta askeri alanda geliştirildi

    İslam dünyasında ise

    'ın 10. yüzyılda yazdığı "el-Mesalik ve'l-Memalik" (Yollar ve Ülkeler), 9. yüzyılda

    'nin yazdığı "Suverü-l-Ekâlim" (İklim Türleri), 10. yüzyılda

    'nin yazdığı "el-Müru-çü'z-Zeheb" (Altın Çayırlar) ve 14. yüzyılda İbn Battuta'nın yazdığı "Tuhfetü'n-Nuzzarfi Garaibi'l-Emsar" adlı yapıtlar öne çıkmaktadır.Ayrıca İslam dünyası tarafından geliştirilen

    360 dereceli düzen haritacılıkta hâlâ kullanılmaktadır.


    Pusulanın Avrupa'ya geçmesi sonucunda uzak diyarlara yolculuklar başladı ve yeryüzü hakkında daha geniş bilgiler edinildi.

    Kristof Kolomb,

    Vasco da Gama,

    Amerigo Vespucci, Cabot ve

    Macellan keşifleriyle haritalar zenginleşti.Anversli

    1570'te ilk yeryüzü atlasını yaptı.


    1700'lü yıllardan sonra coğrafya yöntem ve biçim olarak daha bilimselleşti.

    Teleskop ve kronometrenin (süreölçer) bulunuşuyla coğrafi bilgilerin güvenilirliği ve hesapların kolaylığı sağlandı.

    1800'lü yıllarda ise coğrafya doğabilimci Alexander von Humboldt Alman bilim adamı ile tarihçi tarafından akademide ders olarak verilmeye başlandı.Humboldt'un "Cosmos" (Evren), Ritter'in "de Die Erdkunde" (Coğrafya) adlı yapıtlarında coğrafya bilgisini düzenli biçimde düzenlemeye çalışarak modern coğrafyanın dayanaklarını attılar.

    A. von Humboldt fiziki coğrafyanın C. Ritter ise beşeri coğrafyanın kurucusu olarak kabul edilir.

    Coğrafya ve diğer bilim dalları ile ilişkisi

    Coğrafya yüzyıllarca haritacılık ve keşiflerle bir arada ele alındı. Bugün haritacılık hala coğrafya için büyük önem taşımasına karşın, ayrı bir disiplin oluşturur. Coğrafi keşiflerse artık sona ermiş, yeryüzünde bulunacak yer kalmamıştır. Günümüzde coğrafyanın yararlandığı başlıca yöntemler karmaşık istatistiksel çözümlemeler, matematiksel modeller, uydular ve elektronik aygıtlar aracılığıyla toplanan bilgilerin bilgisayarla değerlendirilip karşılaştınlması, nüfus sayımlan, sosyal araştırmalar, alan ve arşiv çalışmalarıdır.

    Coğrafya'nın dalları

    Coğrafya kendi içinde, Fiziki Coğrafya, Beşeri Coğrafya ve Ekonomik Coğrafya ve olmak üzere üç büyük dala ayrılır. Bu üç ana dal ise kendi içerisinde çeşitli alt dallara ayrılmaktadır. Bunlar;

    FİZİKİ COĞRAFYABEŞERİ VE EKONOMİK COĞRAFYA
    BÖLGESEL COĞRAFYA


    Araştırma dalları

    Başlıca iki araştırma dalı vardır, bunlar Fiziki coğrafya ve Beşeri coğrafya dır. Fiziki coğrafya yeryüzünün fiziksel özellikleri (yer, su, hava ve canlılar) ile ilgilenirken beşeri coğrafya bu fiziksel özelliklere göre şekillenmiş insan yaşayışı, ekonomisi gibi sosyal konularla ilgilenmektedir.

    Coğrafi bilgi

    Coğrafi Bilgi, bir coğrafi varlık hakkındaki bilgidir. Yersel bilgi türüdür. Bu bağlamda Yer mekansal bilgi olarak da adlandırılır. Coğrafi Bilgi, birbirleriyle bağlantılı üç ayrı bilgiden oluşur:

  • Coğrafi Konum Bilgisi: Konumsal Bilgi türüdür. Bu bağlamda Yer konumsal Bilgi olarak da adlandırılır. Coğrafi varlığın yeryuvarına ilişkin belli bir datum (referans sistemi) ve projeksiyon (izdüşüm) düzenindeki konum ( koordinat) bilgisidir.
  • Öznitelik Bilgisi: Coğrafi varlığa ilişkin öznitelik ile öznitelik değeri bilgisidir.
  • Topolojik Bilgi: Matematik (Sayıbilim) biliminin bir alt dalı olan Topoloji bilimi esasları çerçevesinde; bir coğrafi varlığın, diğer coğrafi varlıklara göre komşuluk ilişkileri (sağında, solunda, başında, sonunda, vb.) hakkındaki bilgidir.

    Coğrafi yer şekilleri

  • Kıta, Ada, Yarımada, Takımada, Kıstak
  • Ova, Plato, Vadi
  • Sıradağ, Uçurum, İn, Yanardağ, Yanardağ krateri, Krater, Dikit, Sarkıt, Traverten, Maar
  • Okyanus, Deniz, Boğaz, Körfez, Koy, , Burun, Irmak, Göl, Deniz kulağı, Delta, Kıyı gölü, Fiyord, Bentik
  • Buzul, Moren, Buzdağı, Buzul gölleri, Buzkar, Buzul teknesi
  • Çalılık, Çöl, Tundra, Savana, Tropikal orman, Orman, Bataklık, Mercan resifi, Mercan adası, Kanyon, Bozkır, Maki, Yayla, Obruk, Tayga, Vaha, Podzol, Kumul, Dolin, Düden, Polye, Uvala, Yardang, Lapya

    Coğrafi olaylar

    Deprem, Sel, Lav, Fay hattı, Çığ, Toprak kayması, Tsunami, Yanardağ, Kaynaç, Erozyon, Yanardağ set gölü, Magma, Magmatik kayaçlar, Tortul kayaçlar

    Yerleşim birimleri

    Mahalle, Köy, Kasaba, Belde, Bucak, Semt, İlçe, İl, Ülke

    İnsanoğlu tarafından yapılan coğrafya değişiklikleri

    Tepe, Set, Baraj, , , Sulama, Tarla, Çayır, Tünel, Bent, Köprü, , Yol, Tünel, Tarım

    Siyasi

    , Anklav, Eksklav, Göç

    Ayrıca Ülkeler -- Şehirler -- -- Jeoloji -- Yerbilim maddelerine de bakınız.

    Coğrafya Resimleri


    • Abraham Ortelius'un yeryüzü atlası

    • Ptolemy'nin haritası

    • 1689 tarihli, oldukça seyrek bulunur bir yeryüzü haritası.

    • Piri Reisin Haritası

    • Yeryüzü haritası

  • Ansiklopedi

    Binlerce konuda ücretsiz bilgi.
    Sağlık, hastalıklar, tıp, bilgisayar, hukuk, teknoloji, eğitim, biyografiler, tarih, coğrafya, fen bilimleri vb. konularda derlenmiş onbinlerce bilgiye ücretsiz olarak bu bölümden ulaşabilirsiniz. Makale içindeki linklerin üzerine imleç ile gelerek ile ilgili konularda özet bilgileri görebilir, herhangi bir kelimenin üzerine iki kere tıklayarak ilgili sözcüğün sözlük anlamına hemen ulaşabilirsiniz. Aşağıdaki listeler editörlerimizce seçilen başlıklardan oluşmaktadır. Diğer bilgilere üstteki arama alanını kullanarak erişeb