Bu Blogda Ara

14 Haziran 2013 Cuma

Kristof Kolomb Kimdir?


3966_be5075a32bec981e1866227f2d293ec7c36d186a
İtalyan asıllı olan Kristof Kolomb; 1450 yılında Cenovo’da doğmuş ve bu şehirde büyümüş bir gemicidir. Kolomb’un küçüklüğü fakirlik içerisinde geçmiştir. Babası dokumacılık işi yapmıştır. Ancak bu ailesinin tam anlamıyla geçinmesini sağlayamamıştır. Bundan dolayı Kolomb okuyamamış, bir gemiye tayfacı olarak işe girmiştir. Tayfacı olduğu için gemi ile birçok ülkeyi dolaşmıştır. Bunlar içerisinde İskandinavya ve İzlanda bulunmaktadır.
Kristof Kolomb Portekiz asıllı bir kadınla tanıştı ve aralarında bir bağ oluştu. Bir süre sonra Kolomb bu bayanla evlendi ve Lizbon’a yerleşti. Evlenmiş olduğu karısının babası da birçok keşiflerde bulunmuş bir gemiciydi. Bu ortak noktaları sayesinde birçok sohbet olmuştur. Birlikte oldukları sürece hep keşiflerinden bahsetmişlerdir birbirlerine.
Kolomb’un yaşadığı dönemde dünyanın yuvarlak olma ihtimaline kimse inanmıyordu, ancak Kolomb böyle bir şeyin olma ihtimalinin var olduğunu hep düşünürdü. Ancak dünyanın büyüklüğü konusunda hiçbir fikri olmayan Kolomb, emrine birkaç gemi verilse tüm Okyanusu geçerek Hindistan’a ulaşacağını düşünüyordu. Kolomb’un hayal gücü çok genişti. Ve hayal etmeyi çok severdi. Marko Polo’nun Harikalar Kitabı’nı okuduktan sonra giderek hayal gücünde bazı şeyleri canlandırmaya başlamıştı. Hindistan ve Çin ile ilgili hayalleri bu kurduğu hayaller içerisindeydi. Oralara giderse eğer ünlü ve zengin olacağı düşüncesi hiç aklından çıkmıyordu.
3966_colombKolomb’un aklında bir proje vardı. Eğer deniz yolu ile batıya giderse, Atlas Okyanusunun bilinmeyen yanlarını bulacak ve keşfedecekti. Kim bilir belki yeni adalar bile keşfedebilirdi. Sonraki düşüncesi ise Hindistana vararak Doğu ile Batı arasında bir köprü oluşturmayı düşünüyordu. Bu düşünceleri her gün aklındaydı ve tabi rüyalarında da bu düşünceler gözlerinin önünden bir bir geçiyordu. Hayallerinin gerçekleşmesi için durmadan projeler hazırlıyordu. Bu projelerini Portekizin ileri gelen insanlarına sunarak kendisine imkan tanınmasını istiyordu. Kolomb bu hayallerini yapmak için yanıp tutuşurken 45 yaşlarındaydı.
Uzun uğraşlar sonrasında Kolomb sonunda Portekiz kralı ile görüşmeyi başardı. Ona projelerinden yani hayallerinden bahsediyordu. Ancak ne kadar projelerini ne kadar coşkulu ve heyecanlı anlatsa bile Kral daha çok Afrika ile ilgileniyordu. Kralın düşüncesi Ümit Burnunu kullanarak Hindistana ulaşmaktı. Bu Kolomb’un projesine aykırıydı. Kral zaten böyle bir projenin olma ihtimalini pek yüksek görmüyordu. Çevresindeki insanlarda Krala böyle bir projenin olma ihtimalinin çılgınlık olduğunu söyleyince Kral, Kolomb’a destek vermekten vazgeçti. Kolomb büyük bir hayal kırıklığına uğradı ve ümidini yitirmek üzereydi. Sonra İspanyaya geçiş yaptı. Burada bir papaz yardımı ile İspanya Kral ve Kraliçesi ile görüşme sağladı. O zamalar Portekiz ile İspanya rekabet içerisindeydiler. Kral, Kolomb’un teklifini düşündü ve böylesine bir çılgın denizciye şans tanıdı. Bu şans karşısında Kolomb çok sevindi.
3966_imsdfagesKolomb, projesinin onayından hemen sonra 1492 yıllarında 3 gemi ile yola koyulmaya başladı. Yoluna İspanyanın Palos limanından başladı. Bu sahip olduğu 3 gemide 78 kişi vardı. Ancak bunların çoğu böylesine projelerde kullanılmak üzere hapishanelerden çıkarılmış hükümlülerdi. Kraliçe bu seyehatin masraflarını karşılamak için mücevherlerini bile satmıştı. Ancak Kolomb keşif yaptığı ülkelerden getireceği altın ve baharatların hepsinin Kral’a tesliminin yapılması gerekiyordu ve sadece çok az bir miktarı Kolomb’a kalacaktı. Ancak Kolomb bunu umursamıyordu. Onun tek düşücesi projesini yerine getirmekti. Yolculuğun ilk 3 haftası çok iyi gidiyordu. Herkes yakın bir süre içerisinde bir kara parçasına ulaşacaklarını düşünüyordu. Ancak günler geçtikçe hiçbir kara parçası görülmedi. Bu gemi tayfası için büyük bir üzüntü ve öfkeye neden oldu. Tayfa, boş bir denizde ilerlediklerini ve hiçbir zaman karaya ulaşamayacaklarını düşündüler. Bu yüzden gemide isyan çıktı. Herkes biran öce geri dönmelerini gerektiğini düşünüyorlardı. Hatta bu isyanda Kolomb’u öldürmek gibi planlar bile geçti.
3966_imagesy
Kolomb böylesine bir isyanı dindirmek için tayfalarına yeni vaadlerde bulunuyordu. Onları yatıştırmak için bazılarını mükafatlandırdı bile. Ancak bazılarına ise büyük cezalar verdi. Bu geçen sürede mükafatlarda yeterli olmadı. Bu yüzden Kolomb 3 günlük süre tanıdı herkese. Üç gün geçtikten sonra kara görünmezse geri döneceklerini söyledi. Kolom bunu söylerken çok pişman olmuştu. Eğer 3 günlük süre dolduktan sonra kara görünmezse tüm projesini iptal edip geri dönmek zorunda kalacaktı. İşte bu Kolomb’u çok üzüyordu. Ancak şansı yaver gitti ve denizde ilerledikçe odun parçalarına ve irili ufaklı kaya parçalarına rastladılar. Gökyüzünde uçan kuşları görünce karaya yakın olduklarını anladılar. Kolomb karayı ilk görene büyük bir ödül vereceğini duyurunca tüm tayfa gözlerini dört açtı. Sonunda kara görünmüştü. Uzakta büyük bir kara parçası belirdi. Kolom Hindistan yakınlarında bir ada olduğunu ve onun da bu adayı keşfettiğini düşündü. Büyük bir sevince kapılmıştı. Hatta bu sevinci ile birlikte tayfasına emir verip sevinç topları atılmasını söyledi. Sonra büyük bir törenle karaya çıktılar. Kolomb burada işgal ettiği adaya San Salvador adını verdi.Tüm bunlar yaşanırken adanın yerlileri olaylar karşısında şaşkındı. Herşeyi izlediler sadece. Kolomb burada fazla durmadı ve gemiye binip tekrar yoluna koyuldu. Amacı Hindistan’dı. Ancak bu amaca ulaşmak için yola çıktığında Santa Maria yakınlarında gemisi battı. Bu yüzden dolayı şimdiki ismiyle Haiti adasında konaklamak zorunda kaldı. Bir gemisi batan Kolomb’un birde tayfasından biri ikinci gemisini de kaçırınca tek gemi ile İspanyaya dönmek zorunda kaldı. Bu geri dönüşte yanına birkaç yerli, o zamana kadar görülmemiş canlı ve bitkiler götürdü.
3966_imasdfges
Kolomb İspanyaya vardığında büyük bir törenle karşıladı. Hediyeler Kralın çok hoşuna gitti. Ancak Kralın asıl beklentisi mücevherdi, ama yine de Kolomb’un bu hediyelerini çok beğendi. Hem artık yeni bir ülkenin de sahibiydi. Hemen papa ile batıda bulunan bu kara parçasının artık İspanyaya ait olduğu ferman yayınladı. Aynı zamanda bu keşif ile ilk defa Atlas Okyanusu aşıldı ve dünyanın yuvarlak olduğu kanıtlandı.
Aradan geçen birkaç yıl sonra Kolomb 17 gemilik ve 1500 kişilik büyük bir filo ile tekrar denize açıldı. Yeni adalar buldu. Dominik adasını keşfetti. İzabella şehrini kurdu. Altın aradı ancak istediğini bulamadı. İspanyaya döndüğü zaman altın bulamadığı için keşfi başarısızlık olarak nitelendirildi. Altın bulamadı ama tekrar şansını denemek istiyordu. Bu sefer 6 gemi ile tekrar yola koyuldu. Ancak artık Kraliyet gözünde güveni azalıyordu. Güvenini azalması ve kendisinin köle ticareti yapmasının İspanyada duyulması üzere iyice ünü azaldı ve bir seferinde İspanyaya dönerken ayakları zincirlendi. Bu olaylardan sonra artık ünü kalmamıştı. Kendini çok yalnız hissediyordu. Ve bu yalnızlık içerisinde 1506 yılında 56 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Kimdir?


3970_huseyin_rahmi_1
Edebiyat-ı Cedîde dönemi bağımsızlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar, 17 Ağustos 1864′te İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Öykü ve roman yazarı olmasının yanı sıra Gürpınar, Natüralizm’in bu topraklardaki en büyük ve en önemli temsilcilerindendir. Padişah yaveri bir babanın çocuğu olarak İstanbul’’da doğan Hüseyin Rahmi, annesi ölünce babasının yanına Girit’’e gitmek zorunda kalır. Bir süre Girit’te kalır ancak babasının evlenmesi üzerine ilkokul çağında anneannesinin yanına İstanbul’a gönderilir. Son olarak burada yaşamını daim ettirmeye başlayan Hüseyin Rahmi, 1878 yılında Mekteb-i Mülkiye’ye girer. Ancak bir süre sonra Gürpınar, bir hastalıktan dolayı bu okulu bırakır ve Adliye Nezareti Kalemi’nde memur olarak göreve başlar. Bu görevlerin devamı gelir ve Hüseyin Rahmi daha sonra da Ticaret Mahkemesi’nde Azâ Mülazamı olarak görev yapar.
3970_murebbiye
1887 yılında ise Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmed Mithat Efendi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazılarını yayımlamaya başlar. Kendi yazılarını yayımladığı Tercüman-ı Hakikat’te Gürpınar, aynı zamanda dünyanın en önemli Fransız isimlerinden çeviriler de yapmaktaydı. Edebiyatımızın en üretken yazarı olarak da anılan Hüseyin Rahmi Gürpınar, söz konusu gazetede “ Şık” adındaki ilk romanını yayımlar. Daha ilk romanında kendisini belli eden Gürpınar, bu romanda batılılaşma rüzgârına kapılarak olağan dışı komik durumlara düşen kahramanlara yer vermiştir.1894 yılında ise Gürpınar, İkdam gazetesine geçiş yapar ve onu edebiyat dünyasına tanıtan yapıtı “Mürebbiye” bu gazetede tefrika edilir. Daha sonra “Metres”, Tesadüf ve “Nimetşinas” gibi eserleri de bu gazetede tefrika edilerek Hüseyin Rahmi ismi müthiş bir hızla yayılır. İstibdat günlerinin gelindiğinde ise sansür, Hüseyin Rahmi’’nin eserlerine de darbe vurur ve “Alafranga” romanı yasaklanır ancak takvimler 1911’i gösterdiğinde romanın adı “Şıpsevdi” olarak değiştirilir.Bir süre sansür yıllarında bir kenara çekilen Hüseyin Rahmi Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesi ile soluğunu belli eder. Bu dönemde kendisi gibi Edebiyat-ı Cedîde bağımsızlarından Ahmet Rasim ile “Boşboğaz ile Güllâbi” adında bir mizah dergisi çıkarır. Pazartesi ve perşembe günleri çıkan bu dergi 37 sayı boyunca mizahı en güzel haliyle insanlara sunmuştur.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1924 yılında yayımlanan” “Ben Deli miyim” “adlı romanının ahlaka aykırı olduğu iddiasıyla yargılanır ancak beraat eder. Bir dönem Kütahya Milletvekilliği de yapan Hüseyin Rahmi Gürpınar, 8 Mart 1944 tarihinde hayata veda eder.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’’ın Yazım Yaşamı
3970_psevdi
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Natüralizm ile usta bir sanat anlayışı ortaya çıkarmıştır. Ahmet Mithat Efendi geleneği ile beslenen ve bu geleneği devam ettiren Gürpınar, sokağı edebiyata sokan sanatçı olarak da tarif edilmektedir. Onun ilk yıllara ait romanlarında genel olarak bir batılılaşma eğilimine karşı mükemmel bir alaya alma söz konusudur. Zira o yıllarda batılılaşma sadece bir taklit olarak varlığını sürdürmüştür. Bu şekilde ortaya çıkan olaylara Gürpınar, kayıtsız kalmamış ve ilk eserlerinde bu durumu ustaca kaleme almıştır. Bir sonraki dönemde (1908) ise bir süre Hüseyin Rahmi, batıl inançlar konusunu ele alarak eserlerinde birçok kahraman yaratmıştır. Sokağı edebiyata sokan Gürpınar, 1919 itibariyle toplumsal düzen ile ilgili konulara yönelmiştir. İstanbul, Hüseyin Rahmi’nin eserlerinde büyük yer tutmaktadır. Öyle ki onun için “İstanbul romancısı” tabiri kullanılmaktadır ve Gürpınar’ın romanlarının şehri İstanbul’dur. Farklı bir mizah anlayışı ile eserlerini kaleme alan Hüseyin Rahmi, İstanbul sokaklarını yarattığı kahramanlar ile okuyucuya sunmuştur.
Eserlerinde Anadolu’’yu mekan olarak seçmeyen Gürpınar, tek bir şehir üzerinden ülkeyi, o yılları sahip olduğu gözlemci ruh ile günümüze kadar getirmeyi başarmıştır. Hiciv yönü mükemmel bir ustalığa varan Hüseyin Rahmi, oldukça sade diliyle de dikkat çekmeyi başarmıştır. Tüm bunların yanı sıra onun eserlerinde kadın yaşamı da oldukça fazla yer tutar. Anneannesi ile büyüyen Hüseyin Rahmi, kişinin büyük bir gözlemci olduğu çocukluk döneminde kadınların arasında büyümüştür. Eserlerine çizdiği kadın tiplerinin gerçekliği Gürpınar’ın çocukluk döneminden gelmektedir ve onun İstanbul’’u bu kadar başarılı anlatmasının ardından yatan neden olarak da nitelendirilebilmektedir.
Doğacı ve gerçekçi bir sanat anlayışına sahip olan Hüseyin Rahmi, her kesimden kişiyi eserlerinde kullanmıştır. Bu kişiler arasında memurlar, ev kadınları, külhanbeyler, fahişeler, beslemeler, hanımefendiler, imamlar sayılabilir. Gürpınar’’ın en önemli özelliği ise; kuşkusuz bu kişileri kendi yerel şiveleri kendi üslupları ile konuşturması’dır. Böylece Hüseyin Rahmi Gürpınar, toplumu en doğal, en gerçek haliyle anlatmıştır. Öykü ve romanlarının dışında Gürpınar’ın “Hazan Bülbülü”, Kadın Erkekleşince”, Tokuşan Kafalar”, “İki Damla Yaş” adında oyunları da bulunmaktadır.
Romanları
Şık (1889)
İffet (1896)
Mutallâka (1898 Mürebbiye (1899)
Bir Muadele-i Sevda (1899)
Metres (1900)
Tesadüf (1900)
Şıpsevdi (1911)
Nimetşinas (1911)
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912)
Gulyabani (1913)
Cadı (1912)
Sevda Peşinde (1912)
Hayattan Sayfalar (1919)
Hakka Sığındık (1919)
Toraman (1919)
Son Arzu (1922)
Tebessüm-i Elem (1923)
Cehennemlik (1924)
Efsuncu Baba (1924)
Meyhanede Hanımlar (1924)
Ben Deli miyim (1925)
Tutuşmuş Gönüller (1926)
Billur Kalp (1926)
Evlere Şenlik, Kaynanam Nasıl Kudurdu (1927)
Mezarından Kalkan Şehit (1928)
Kokotlar Mektebi (1928)
Şeytan İşi (1933)
Utanmaz Adam (1934)
Eşkıya İninde (1935)
Kesik Baş (1942)
Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür (1943)
Ölüm Bir Kurtuluş mudur (1954)
Dirilen İskelet (1946)
Dünyanın Mihveri Para mı Kadın mı (1949)
Deli Filozof (1964)
Kaderin Cilvesi (1964)
İnsanlar Maymun muydu (1968)
Can Pazarı (1968)
Ölüler Yaşıyor mu (1973)
Namuslu Kokotlar (1973)
Öyküleri
Kadınlar Vaizi (1920)
Namusla Açlık Meselesi (1933)
Katil Bûse (1933)
İki Hödüğün Seyahati (1934)
Tünelden İlk Çıkış (1934)
Gönül Ticareti (1939)
Melek Sanmıştım Şeytanı (1943)
Eti Senin Kemiği Benim (1963)
Kaynakça:
Yücebaş, Hilmi. Bütün Cepheleriyle Hüseyin Rahmi. İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri, 1964
Levend, Agâh Sırrı. Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: TDK Yayınları, 1964

F-22 Raptor: Yırtıcı Kuş


Prowling the Pacific
F-22 çift motorlu uçaklarda devri değiştirme amacı ile çok üstün özellikleri olması hedeflenerek üretilmiş, çağa ayak uydurmuş fakat istenilen üstünlüğü sağlayamamış, yine de yeni bir dönemin açılmasına sebep olmuş bir savaş uçağıdır. Küresel tehditlerde, öncü ve ilk saldırı birimi olarak kullanılması planlanan uçak görevlerinde beklentileri karşılamış fakat fiyatı nedeni ile her ülkenin envanterine girememiştir.
f22Tasarım olarak düzenli ve estetik görüntüsü aynı zamanda radar okumalarında da avantaj sağlamasına olanak vermiştir. Genelde kanat altına takılan yakıt depoları ve silahlar, F-22′de kanat altında değilde, uçak içindeki bölmelere yerleştirilmiştir. Uçak içindeki cephane radara yakalanmasını azalttığı gibi aerodinamik bir yapı kazandırarak uçuş sırasındaki sürtünmeleri azaltarak hem hızı, hemde menzili olumlu yönde artırmıştır. Çift motorlu olan F-22, nozzle’lerin hareketli olmasından dolayı diğer savaş uçaklarına oranla(f-35 hariç) daha keskin dönüşler ve manevralarına olanak sağlamaktadır.
3953_f16-f35-f22-300x189İt dalaşı oyunlarında ve ani konum değiştirme durumlarında diğer uçaklarla kıyaslanamayacak derecede üstünlük sağlamıştır.Radara yakalanma olasılığı düşük olan bu uçak “ESM” olarak bilinen pasif algılama sistemlerince çok rahat izlenebilmekte ve yeri belirlenebilmektedir. “Lockheed Martin” firması tarafından üretilen uçakta silah sistemleri de hedeflenenden az sayıda kapasite edilmiştir. Uçak tehditlerine karşı havadan havaya 6 adet AIM 120c ve 2 adet AIM 9 olmak üzere 8 adet, havadan karaya kullanılmak üzere yine 2 adet AIM 120c ve 2 adet AIM 9 kullanılmakta ilave olarak ise 100lb JDAM füzeleri ve bombaları taşıyabilecektir.
Üretimi sınırlı olan f-22 ülkemiz envanterine yer edinememiştir, ABD donanmasında ve saldırı bölgelerindeki üslerde öncü ve destek olarak hazır halde kullanılmak üzere yüzlerce f-22 hazır ve çalışır durumda bekletilmektedir. F-16 dan çok üstün olarak gösterilen F-22 yeni nesil savaş uçağı olan F-35 e de tahtını vermeyecek gibi görünmektedir. Yaşanan aksilikler ve çıkan ekstra masraflar F-35 i daha seri üretime geçmeden tüm anlaşmaların bozulma noktasına gelmesine kadar götürmüştür.

Sabahattin Ali Kimdir?


3983_sabahattin_a
Edebiyatımızın en önemli ustalarından Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne’’nin Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere kazasında dünyaya gelmiştir. Babasının mesleğinden dolayı Sabahattin Ali, ilköğretimi eğitimini ülkenin çeşitli şehirlerinde tamamlamıştır. Edremit’te yaşadıkları süre içinde Yunan işgalinden ötürü aile, maddi ve manevi zor günler geçirmiştir. Daha sonra Sabahattin Ali, parasız yatılı olarak Balıkesir Muallim Mektebi’ne başlamıştır.
Sabahattin Ali, kaynaklara göre huzursuz bir aile ortamında büyümüştür. Küçük yaştan itibaren aile içinde mutsuz ve iletişim sorunları ile büyüyen Sabahattin Ali için Muallim Mektebi bir kurtuluş yolu olmuştur. Bu yıllarda usta yazar, yaşadıklarını kimi zaman şiir kimi zaman da öykü ve denemeleri ile keleme almıştır. Gazete ve dergilere şiirlerini gönderen Sabahattin Ali, arkadaşlarıyla bir okul gazetesi de çıkarır. Onun için Muallim Mektebi’nde geçirdiği bu yıllar büyük bir öneme sahiptir. Bu sürede kendisini keşfeden ve bunu da kaleme alan Sabahattin Ali, zamanla okulun düzeninden sıkılmaya başlar ve çeşitli olaylar başından geçer.Bir olay neticesinde ise okul yönetimi Sabahattin Ali’y’i İstanbul’’a naklederek orada eğitimine devam etmesini sağlar.1926 yılında İstanbul’da ki okula yerleşen Sabahattin Ali, burada büyük bir şans yakalar. Çünkü o yıllarda Ali Canip Yöntem, Muallim Mektebi’nde edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Ondaki cevheri fark eden Ali Canip Yöntem yardımıyla şiirleri, öyküleri ve denemeleri birçok önemli dergide yayımlanmaya başlar.
1927 yılında ise Sabahattin Ali, kendisini çok etkileyecek olan babasının ölüm haberini alır. Babasının ölümü üzerine Sabahattin Ali, “Babam İçin” adlı şiiri kaleme alır. Şiir, 15 Ocak 1927 tarihinde “Güneş Dergisi”’nde yayımlanır. Şiirin ilk kısımları ise şu şekildedir.
Babam İçin3983_kuyucakli_yusuf
Allah’ım!.. İşte bugün,
Şu zavallı ömrümün
En matemli günü
Elim böğrümde kaldım,
Ben bu gün haber aldım:
Babamın öldüğünü.
Daha kaç gün evvel,
Yüzümü okşayan el,
Şimdi toprak oluyor.
(…)
Sabahattin Ali, yaşadığı acı olayı bu şekilde aktarır ancak bu şiirdeki bazı kelimeler aslında onun tüm hayatını esir alacaktır. Hayatı boyunca acı ve üzüntüyü aktaran kelimeler onun peşini bırakmayacaktır. Söz konusu şiiri henüz 19 yaşında kaleme alan Sabahattin Ali, aynı yıl okuldan mezun olur. Artık bir öğretmen olan Ali, Yozgat Merkez Cumhuriyet Okulu’na dayısının yardımı ile tayin edilir. Aile, Yozgat’a yerleşir ve burada Sabahattin Ali, kısa zamanda kendisini sevdirir. Ancak onun çocukluktan beri sahip olduğu mutsuzluk ve yalnızlık duygusu peşini bırakmaz. Sabahattin Ali, bu günlerde edebiyatı, sanatı konuşabileceği insanların yokluğundan şikayet etmektedir.
Öyle ki Nahit Hanım adındaki bir arkadaşına 24 Kasım 1927 tarihinde, yani Yozgat’’a gittiği ilk zamanlara ait bir mektubunda şu şekilde yazmıştır; Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi… Düşün kardeşim konuşacak bir insan bile yok. Hepsi alelade, hepsi dümdüz. (…) Konuşacak dert yanacak bir adam diye kendi kendime haykırdım… Yoktu.. Malumat sahibi, derin, muğlak bir kimseye rast gelmek mümkün değildi. Müthiş bir surette yalnız kaldığımı hissetim. Ah… bilhassa bu kadar kalabalığın içinde yalnızlık ne acı oluyor Yarabbi.. “ *
3983_kurk_mantolu_madonna_sabahattin_ali
Sabahattin Ali, yalnızlık hissini ağır bir şekilde hissettiği o günleri yine büyük bir içtenlikle bu şekilde kaleme almıştır. Yine bu zamanlarda Sabahattin Ali, yazdıklarının kendisinde oldukça küçük olan dayısının oğluna okumaktadır. His dünyası bu derece geniş olan Sabahattin Ali, İstanbul’da staj döneminde tanıştığı ve Yozgat’ta da sürekli mektuplaştığı Nahit hanıma aşık olur. Ancak aşkına karşılık bulamaz ve bu duruma karşı duyduğu üzüntüyü de Sabahattin Ali, yine kâğıda aktarır. Bu şekilde hem aşk hem de üzüntü duygularının hâkimiyetinde olan usta kalem, bir yandan da İstanbul’u özlemektedir. Ancak Yozgat’taki bu günleri onun yazım hayatı için büyük bir önem arz edecektir. Sabahattin Ali, burada Anadolu insanını ve hayatını gözlemleyecek, tanıyacak ve ileride romanında bu durumu kaleme alacaktır.
Daha sonra Almanya’da iki yıl eğitim alır. Ardından ülkeye geri dönerek Sabahattin Ali, Konya’da öğretmenliğe devam eder. Bu yıllarda Atatürk’ü hiciv ettiği iddiasıyla tutuklanan Sabahattin Ali, bir süre hapis yatar ve af nedeniyle tahliye olur.
1944 yılında Nihat Atsız ile ilgili yazdığı yazıdan dolayı Sabahattin Ali’ye dava açılır. Açılan davayı kazanan Sabahattin Ali, yine de bu dönemde büyük sıkıntılar yaşamıştır. Daha sonra bir süre fıkralarını yayımlamaya başlayan Sabahattin Ali’nin yazıları engellenir ve bunun üzerine usta kalem, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile siyasi mizah dergileri çıkarmaya başlar. Ancak burada yazdığı yazılarda İsmet İnönü ile alay edildiği iddiası ile Sabahattin Ali 3 ay kadar ceza alır. Yine bu dönemde Sabahattin Ali bir süre daha cezaevinde yatmıştır ve bu durum onun için giderek dayanılmaz bir hal alır.
Sabahattin Ali’nin Öldürülmesi
Tek parti yıllarında yazıları hiçbir yerde yayımlanmaz ve işsiz kalır. Bu olumsuzluklar üzerine ülkeden gitmek ister ancak Sabahattin Ali’’nin bu günlerde pasaport talepleri onaylanmaz. Bunun üzerine usta kalem, Bulgaristan’a kaçmaya karar verir. Bu kaçma hadisesi için Ali Ertekin isimli bir kaçakçı ile anlaşır. Sabahattin Ali, ordudan atılmış olan ve ajanlık yaptığı söylenen Ali Ertekin tarafından insanlık dışı duygular ile öldürülmüştür. Ancak Sabahattin Ali’’nin ölümü hakkında hâlâ cevaplanamayan sorular bulunmaktadır. Sabahattin Ali’yi kendisinin öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, 4 yıl ceza almış ancak birkaç hafta sonra ülkede ilan edilen aftan faydalanarak cezasını çekmemiştir. Sabahattin Ali’’nin yakınları ise bu konuda başka iddialarda bulunmuş ancak bu durumun bir bilmece olarak varlığını korumaktadır.
Edebiyata şiir ile adım atan Sabahattin Ali’nin şiirleri geçmişten günümüzü birçok önemli isim tarafından bestelenmiştir. Şiirin yanı sıra 1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf” adlı roman, Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı en önemli yapıtlardandır. Edebiyatımızda gerçekçi roman olarak adlandırılın türün en farklı örnekleri arasında sayılan bu roman Sabahattin Ali’nin kuşkusuz Yozgat, yıllarından kalma izlenimlerini yansıtmaktadır. Yine usta sanatçının “Kürk Mantolu Madonna” adlı yapıtı da edebiyatımızın en önemli romanları arasında sayılmaktadır.
Sabahattin Ali’nin Bazı Eserleri
Şiirleri
•*Dağlar ve Rüzgâr (Sabahattin Ali’nin geleneksel halk şiirinin etkilerini taşıdığı şiirlerinden oluşur.)
*•Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler’le birlikte
Öyküleri
• *Değirmen
• *Kağnı
• *Ses
• *Yeni Dünya
• *Sırça Köşk
• *Bir Orman Hikayesi
Romanları
•*Kuyucaklı Yusuf
•* İçimizdeki Şeytan
•*Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali’nin Bestelenen Bazı Şiirleri
*•“Eşkiya Dünyaya” ve “Leylim Ley” Zülfü Livaneli
•*Hapishane Şarkısı V” şiiri Edip Akbayram tarafından “Aldırma Gönül” adı ile   bestelenmiştir.
*•Hapishane Şarkısı III” şiiri “Geçmiyor Günler” adıyla Ahmet Kaya
•“*Çocuklar Gibi” Sezen Aksu
*•“Göklerde Kartal Gibiyim” Volkan Konak
Kaynakça:
* Bezirci, Asım, Sabahattin Ali, İstanbul, 1987, s. 23-24

Avustralya Kıtasını Keşfeden Kişi: James Cook


3979_cook-sm
Avustralya kıtası çok kolay bir şekilde keşfedilmeyen kıtaydı. Bu kıtanın keşfi 18. yy sonlarında yapıldı. Gerçi İspanyol ve Portekizli gemiciler Avustralya kıtası’nın yakınlarına kadar gelmişlerdi ancak kıtayı farketmeyip Avustralya’ya uğramamışlardı. O kadar çok gemiciler bu kıta’nın çevresinde dolanmasına rağmen kıtayı tam anlamıyla keşfeden olmamıştı. Hatta kıta’nın birkaç kilometre açıklarındaki bir ada keşfedilmişti ve bu adayı keşfeden de Tasman’dı. Tasman bu adayı keşfettiği zaman büyük bir sevinç yaşamıştı. Adaya kendi adını çağrıştıran Tasmanya ismini verdi.
Birçok gemici bu araya uğramışlardı.İngiliz korsanlarından Dampir bu adanın batı kıyısına uğramış ancak burayı tamamen keşfedememiştir.  Aynı şekilde Hollandalılar da bu adanın batı kısmına uğramışlar ancak yine adanın tam anlamıyla her toprağını gezememiştir. Ancak bu adanın her yerini gezmen ve haritasını çizmek sadece James Cook’a nasip olmuştur.
3979_ima56gesCook ailesinin onuncu çocuğuydu. Ve yaşamı fakirlik içerisinde geçti. Bu fakirlik sırasında mecburen çalışması gerekiyordu. Bu yüzden dolayı bir manifaturacının yanında iş buldu ve orada çalışmaya başladı. Ancak çalıştığı adam hep Cook’a kötü davranırdı. Yaptığı bazı hatalardan dolayı sık sık döverdi. Bazen Cook işe gitmek istemezdi ancak ailesi büyük bir para sıkıntısı çektiği için mecburen gitmek zorunda kalırdı. Ancak daha fazla dayanamayan Cook bu adamın yanından kaçıp limandaki gemilerde birine miço olarak yazıldı. Ancak şansı gemilerde de dönmedi. 13 yaşlarında adamın yanından ayrılmıştı ve şimdi yaşı yirmi yediydi ancak bu yaşına kadar çok ağır işlerde çalıştı. Ancak bu ağır işine rahmen haritacılığı da öğrendi. Bu sıralarda Kanada’da yaşamaya başladı. Ve Kanada’nın batı kıyılarının haritalarını çizdi. Bu haritacılık Cook’un şansının dönmesine çok yardımcı oldu.  İngiliz bahriyesi bu Cook’u bu harita çizme yeteneği taktirle karşıladı ve onun rütbesini teğmenliğe yükseltti. Cook giderek tanınmaya başlanmıştı. İyi bir gemiciydi. Aynı zamanda başarılı haritacı ve başarılı bir subaydı. O yıllarda Pasifik Okyanusunda yapılacak keşif görevlerini Cook’u önderliğinde yaptılar. Cook uzun yıllar geçen şansız hayatını tamamen değiştirmişti. Artık bir yönetici bir haritacı ve çok başarılı bir subaydı.
3979_im66ages
Cook kendisine verilen 83 kişilik mürettebatı ile 1768 de gemisi ile yollara çıkarak keşifler yapmaya başladı. Aradan geçen altı ay içerisinde Tahiti’ye vardı. Burada bir süre durdu. Burada bulunduğu süre içerisinde yıldızlarla ilgili gözlemler yapıyordu. Daha sonra gözlemlerini tamamlayıp Yeni Zellandaya harekete geçti. Ve hareketinde belli bir süre sonra şuan da adı Cook Boğazı olan boğazın keşfini yaptı.  Daha sonra Cook boş durmayıp Yeni Zellada’nın tam bir haritasını çıkardı ve buraya İngiltere adına el koydu. Yeni Zellandayı İngiltere adına aldıktan sonra kuzey batıya doğru ilerlemeye başladı. Burada Avustralya’nın doğu kıyılarına yani bugun Sdney şehrinin bulunduğu körfeze gitti. Buraya vardıktan sonra yavaş yavaş aşağıya doğru indi. Bu yolculuktan sonra Cook birşeyin farkına vardı. Burası bir kıtanın devamı olmadığını ancak ve ancak tamamen koca bir ada olduğunu farketti. Ve hemen haritalarını çıkarmaya başladı. Cook Yeni Zellanda’daki gibi burayı da İngiltere adına el koydu. Buranın adına New South Wales koydu. Bu ismi verdiğinde tarih 1770′i gösteriyordu. Tabi bu koca adanın keşfi hemen olup bitmedi. Cook bu adanın tamamen keşfini 1772 yılıda tamamladı. Daha emrindeki iki gemi ile Güney Kutbuna yol aldı. Güney Kutbuna gelen Cook daha sonra Güney Pasifiği dolaştı. Bu dolaşmalar sırasında Kaledonya ve Norfolk adalarını keşfetti.
3979_imagesCook üçüncü ve son keşif gezisine çıktı. Bu son keşifte Bering Boğazını kullanarak Sibirya’nın kuzey kıyılarını inceledi. Burada Pasifik kıyılarının haritalarını çıkardı. Haritaları çıkardıktan sonra Havai adalarına geçti. Ancak Cook bu adaya vardığında yerlilerle sorun yaşamaya başladı. Yerliler Cook’un sahip olduğu gemiden eşyalar çalmaya başlamışlardı.Bunu öğrendikten sonra Cook yerlilerle araları açıldı. İngilizler bunlara fazla dayanamadı ve aralarında biri ateş açmaya başladı. Cook önceden bir yerliye bıçak hediye etmişti. O yerli Cook’un hediye ettiği bıçak ile Cook’u yaraladı. Ancak bu çatışma son bulmadı. Yerliler ateş sonrası çok öfkelendiler ve ingilizleri öldürmek için büyük bir hırsla saldırıya başladı. Burada ingilizler kaçtılar ancak Cook orada hayatını kaybetti.(1779)
Cook öldürüldüğünde tam olarak 51 yaşındaydı. Cook’un bir hayali vardı. Büyük Okyanusta keşfedilmemiş hiçbir ada bırakmak istemiyordu. Bunun ardından gelen diğer bir projesi ise Güney Kutbunu keşfetmek istemesiydi. Ancak ölümü bu hayal ve projelerine engel oldu. Ancak ölmesinden sonra çıkardığı Yeni Zellanda, Avustralya ve Pasifik haritaları 18. yy da onun büyük bir kaşif ve haritacı olmasını sağladı.

Victor Hugo Kimdir?


hugo
Romantik akımın lideri Victor-Marie Hugo, 1802’de Basançon’’da dünyaya gelmiştir. Çok yönlü bir sanatçı olan Hugo, düz yazı ve şiir ustası olarak kendisinden sonra gelen birçok şair ve yazarı etkilemiştir. Hugo’’nun babası, Fransa İmparatorluğu’nun en şaşalı döneminde general olarak görev yapmıştır. Daha çok babası ile yaşayan Hugo, eğitiminin ilk yıllarını İspanya’da aristokrat bir okulda geçirir. Hugo’’nun babasının bir general olması, doğuştan aristokrat olmaması Victor Hugo için okulda dışlanmasına neden olacaktır. Geleceğin çok önemli bir kalemi olacak olan Hugo, bu yıllarda aristokratik yapıya karşı olumlu ve olumuz fikirlere kapılmasına neden olur ve zamanla bu durum onun siyasi fikirlerini de etkileyecektir. Bu şekilde eğitiminin ilk dönemlerini tamamlayan Hugo, Paris Hukuk Fakültesi’ne kaydolur ancak ülkenin içinde bulunduğu durum ve ailenin maddi olanaksızlıkları onun okulu bırakmasına neden olur. Okuldan ayrılmak zorunda kalan Victor Hugo, bu yıllarda şiir yazarak edebiyata, sanata merhaba der. Yirmili yaşlarında olan Hugo, bu sürede kalemini kraliyetten yana kullanır ve bu görüş ile şiirler yazar. Annesini de bu dönemde kaybeden Victor Hugo’’nun şiirleri kraliyetin hoşuna gider ve XVIII. Lois tarafından sürekli aylığa bağlanır. Bu durum Hugo’yu maddi olarak rahatlattığı gibi yavaş yavaş adının duyulması sürecini de başlatır.
3981_cromwell-victor-hugo-
Artık kendisini tamamen edebiyata adayan Victor Hugo, Romantizm’in lideri olarak 1824 yılında romantik sanatçıların bir arada bulunduğu “La Muse Française” adlı dergiyi kurar. 1827’de “Cromwell” adlı oyununu yayımlar. Söz konusu oyunun önsözünde Victor Hugo, Romantizm akımının ilkelerine yer vererek akımın yazılı olarak edebiyat dünyasına tanıtır. 1830 yılında ise Hugo, hem ülke hem de edebiyat dünyasında büyük bir yankı uyandıracak olan “Hernani” adlı oyununu yayımlar. Oyun sahnede canlandırılır ve izleyenler arasında büyük bir heyecan duygusu uyandırır. Bunun yanı sıra Klasisizm’e bir tepki olarak ortaya çıkan, Romantizm’in izlerini taşıyan “Hernani” adlı oyun klasik sanatçılar ile romantik sanatçılar arasında büyük bir tartışma yaratır.
Bir yıl sonra Victor Hugo, “Notre Dame’ın Kamburu” adlı ilk romanını yayımlar ve edebi olarak başarısız bulunan bu eser o günlerde Victor Hugo’nun sahip olduğu ün sayesinde ülkede çok fazla kişi tarafından okunur.
1843 yılına gelindiğinde ise Victor Hugo, acı bir olay yaşar. Söz konusu tarihte Hugo’’nun kızı bir kaza sonucu boğularak ölür ve sanatçı bu tarihten 1852 yılına kadar herhangi bir türde eser vermez. Avrupa’da ortaya çıkan ve git gide bir çığ gibi büyüyen 1848 İhtilâli sonrasında Victor Hugo, Cumhuriyetçiler arasında yer alır ve politika içerisinde yer alarak parlamento üyeliğine seçilir. Bazı siyasi olaylar nedeniyle 1851 ülkesini terk etmek zorunda kalır. Channel Adaları’na yerleşen Hugo, burada en ünlü eseri olan “Sefiller” adlı eserini kaleme alır. Bu roman sayesinde adını tüm dünyaya duyuran Victor Hugo, Fransa’da Cumhuriyetin yeniden kurulması ile kurulan meclise seçilir ancak o, edebiyatı seçer ve bu görevi üstlenmez. Son zamanlarında da edebiyat ile uğraşan Victor Hugo, 1885 yılında ülkesinde hayata veda eder.
3981_sefiller
Bazı Şiirleri
• Odlar ve Çeşitli Şiirler
• Yeni Odlar
• Odlar ve Baladlar
• Sonbahar Yaprakları
• Şafak Türküleri
• Gönülden Sesler
• Işınlar ve Gölgeler
• Azaplar
• Düşünceler
• Sokak ve Orman Şarkıları
• Korkunç Yıl
• Büyük Baba Olma Sanatı
Romanları
• İzlanda Hanı
• İdam Mahkûmunun Son Günü
• Notre Dame’ın Kamburu
• Sefiller
• Deniz İşçileri
• Gülen Adam
• Doksan Üç İhtilâl
Oyunları
Cromwell
• Amy Robsart
• Hernani
• Kral Eğleniyor
• Maria Tudor
• Padova Tiranı Angelo
• Derebeyler
• Özgürlükte Tiyatro
Victor Hugo’nun romantik akım ile kaleme aldığı bir şiiri…
Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Victor Hugo
Kaynakça:
Çetişli, İsmail, Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yayınları, 2011

Parkinson Nedir?


3975_parkinon2
Her yıl 11 Nisan günü “Dünya Parkinson hastalığı” günü olarak bilinmektedir. Bir hafta boyunca Parkinson dernekleri hastalıkla ilgili önemli açıklamalar yapmaktadır.
Parkinson hastalığı nedir? Parkinson bir  beyin hastalığıdır . İnsan beyninde belli bölgelerde üretilen dopaminin eksikliği sonucu ortaya çıkan, nörolojik bir hastalıktır . Dopamin;  insanların akıcı ve uyumlu hareket etmesini sağlar. Dopamin beyine gelen bilgilerin sinir hücresine iletilmesiyle vücut dengesini sağlar. Bu hücreler hasar gördüğünde ya da azalma görüldüğünde dopamin salgılayamaz. Beyinde salgılanan dopaminin eksiklik kaynağı hala belirlenememiştir.

3975_parkinson1
Parkinson klinik bulgularla belirlenen bir hastalıktır. Sinsi ilerleyen bir hastalık olduğundan dolayı başta fark edilmez. Genel olarak 50 yaş ve üzerinde görülür. Belirtileri vücutta titreme görülür, hareket yeteneğini kaybetme, kas ağrıları, eğik bir şekilde yürümek, koku duyusunda kayıp, terleme, yutma zorluğu, kısık sesle konuşma gibi belirtileri vardır. Parkinson hastasının hayatını kolaylaştırmak için aile desteği, hastanın inancı ve gayreti önemli bir faktördür. Hastalığın tamamen ortadan kaldırılabilmesine ya da önlenmesine yönelik henüz bir sonuç bulunamamıştır. Hasta ilaçla tedavi edilir fakat kesin bir sonuca varılamaz, amaç parkinson’un etkilerini azaltmaktır.
3975_parkinson3
Parkinson teşhisi konulan hastanın hayatını kolaylaştıracaklar bazı öneriler: Öncelikli olarak hastalıkla ilgili olumlu düşünün ve doktorunuzla diyalog halinde bulunun. Verilen ilaçları doktorun verdiği saatlerde kullanmaya dikkat edin, her gün yaptığınız aktiviteleri bağımsız yapın. Hastanın hayatını kolaylaştırmak için ev ortamında ki gereksiz eşyaları kaldırarak mümkün olduğunca sade bir ortam oluşturmalısınız. Ayakta durmak yerine oturmayı tercih edin. Zaman zaman sorun yaşayabileceğiniz banyo, küvet ve tuvalet duvarlarında tutunacak barlar bulundurabilirsiniz. Geceleri bulunduğunuz ortamın zeminin aydınlık olmasına dikkat etmelisiniz. Mümkün mertebe hareketlerinizi daha kontrollü yapabilmek için hareketlerinizi kolaylaştırıcı ortamlar oluşturmalısınız.