Bu Blogda Ara

31 Ağustos 2012 Cuma

Plüton: Gezegen mi Değil mi?


Plüton, 2006 yılının Ağustos ayına kadar gezegen olarak kabul edilen, fakat 2006′da Uluslararası Astronomi birliğinin belirlediği bazı kriterlere göre gezegen sınıfından çıkartılmış, Güneş sistemindeki cisimlerden biridir. Peki bu kriterler neler? Plüton gerçekten gezegen mi değil mi? Tüm bunların cevabını vermeden önce biraz Plüton’u tanıyalım.
1800 lü yıllarda Neptün, Uranüs’ün yörüngesindeki hareketlerin düzensizliği sayesinde bulunmuştur. Fakat daha sonraki yıllarda, Neptün’ün varlığının Uranüs’ün hareketlerindeki düzensizliği açıklamadığı ve Neptün’ün de kendi hareketlerinin düzensizlikler gösterdiği anlaşılınca Neptün’ün ötesinde de bir gezegen olduğu tahmin edildi. Bu tahminden sonra araştırmalara girişildi. Sonuçta 15 yıllık bir çalışmayla, Clyde Tombaugh 1930 yılında Plüton’u keşfetti.
Plüton Neptün’den daha sönük, Ay’dan bile daha küçük bir gök cismidir, parlaklığı 14.5 kadirdir ve ancak en büyük teleskoplarla gözlenebilir. Gelişmiş teleskoplar bile Plüton’u ayrıntılarıyla gözleyemezler. Plüton yapısal olarak kaya ve buzdan oluşur. Plüton’un Charon, Niks ve Hidra adlı 3 uydusu vardır. Garip olan, Plüton’un uydusu Charon, Plüton’dan daha büyüktür. Bu durum Plüton ve Charon’un bir “ikili sistem” olarak kabul edilmelerine yol açmıştır.
Plüton’un yörüngesi 17 derecelik bir eğime sahiptir. Ayrıca bu yörünge dış merkezliği büyük bir yörüngedir. Bu durum, Plüton’un Güneş’e uzaklığının 4 milyon km ile 7 milyon km arasında değişiklik göstermesine neden olur. Plüton Güneş etrafındaki dönüşünü 248 Dünya yılında tamamlar. Plüton çok ince bir atmosfere sahip olup, yüzey sıcaklığı -200 santigrat derece civarındadır.
Peki, atmosferi var, Güneş etrafında dönüyor, üzerinde mevsimsel hareketler var, kendi ekseni etrafında dönüyor, uydulara sahip, yuvarlak bir yapıda… Tüm bu özelliklerine rağmen Plüton neden gezegenlik sınıfında dışlandı?
Şimdiye kadar Plüton’un özelliklerini anlattık, şimdi bir de Uluslararası Astronomi Birliğinin 2006 yılında yeniden düzenleyip açıkladığı “gezegen olma koşulları”na bir bakalım;
1) Güneş (ya da her hangi bir yıldız) etrafında dönme.
2) Kendi kütlesinden dolayı küresel bir yapıya sahip olma.
3) Yörüngesindeki “enkazı” (yani her türlü başka küçük gök cismini) temizlemiş olma.
Bu özelliklere baktığımızda; Plüton Güneş etrafında dönüyor: tamam. Küresel bir yapıya sahip: bu da tamam. Fakat 3.özellik yani yörüngesindeki enkazı temizleme: bu tamam değil. Plüton, yörüngesindeki dönüşünü 248 Dünya yılında tamamlar demiştik. Bu kadar uzun sürede dolaşılan yörüngeyi “temizlemek” haliyle imkansızdır. Ayrıca, Plüton’un çevresi “temiz” olmak bir yana Kuiper Kuşağı denilen, asteroit ve başka küçük cisimle dolu bir alana ev sahipliği yapar. Haliyle bu durum gezegen olma kriterlerinden üçüncüsüne tamamen terstir ve 2006 yılının ağustos ayında bu kritere uymadığı için gezegen statüsünden çıkartılmıştır.
Uluslararası Astronomi Birliği Plüton’u gezegenlikten çıkartınca, Plüton ve Plüton benzeri cisimler için “cüce gezegen” sınıfı kurdu. Bu sınıf genellikle gezegen olma kriterlerinden üçüncüsüne uymayan gök cisimlerinden oluşur. Aralarında bir zamanlar onuncu gezegen diye anılan Xena(Zeyna), daha önceleri asteroit olarak kabul edilen Ceres, Eris gibi cisimler bulunur. Bu arada bir başka ilginç nokta; Ceres ve Eris, Plüton’dan daha büyük bir kütleye sahiptir.

Amfibyumlar Nedir? Nasıl Canlılardır?


Amfibyumlar iki farklı ortama uyum sağlayabilen amniossuz, alantoitsiz embriyonlu, solungaç solunumuna sahip, fanersiz( balık pulu olmayan, dişsiz ,amniossuz, tırnaksız, toynaksız, boynuzsuz, tüysüz) derili dört bacaklı omurgalılar sınıfından canlılardır. Yetişkinleri suda yaşayabilen ve hayat sistemi gelişmiş türlerini andıran yada onlardan çok değişik olan herhangi bir larvadan başkalaşım sonucu oluşurlar. (kuyruklu amfibyumlar; kurbağaların tetarları) Derileri çıplaktır ve hiçbir faner taşımaz ancak ayaksız kertenkelelerin deri pulları bu durumun dışında tutulmalıdır.
Bu canlılar salgı hücreleri, zehir bezleri ve müküs (müköz bezlerinin salgıladığı koyu renkli sıvı) bakımından zengindir. Yeni doğmuş amfibyumlarda (larvalarda) solunum solungaçla yapılır. Yetişkinlerde ise solunum değişkenlik göstermekte ve bu işlemi gerçekleştirmek için deri ile akciğer kullanılmaktadır. Yüreklerinde iki kulakçık ve bir karıncık vardır. Oksijence zayıf yaratıklardır çünkü vücutlarındaki temiz kan kirli kan ile karışır. Üreme biçimleri çok değişiktir, dünya üzerindeki birçok canlıdan farklı bir çoğalma yöntemleri vardır. Sindirim borularındaki dışkı yoluyla üreme yaparlar.
Amfibyumlar genellikle ayrı eşeyli (erkekli dişili) ve yumurtlayıcıdır. Türler çoğu zaman bu konuda farklı yöntemler izlerler. Genellikle dişinin çıkardığı ve erkeğin yumurta üzerine bıraktığı yumurta hücreleri ılıman bölgelerde kurbağalar tarafından etrafa bırakılır. Tabi ki bu bölgeler erişkinler tarafından önceden tespit edilir lakin Amfibyumların çoğu doğacaklar için uygun ortamı hazırlar ve kuluçka keseleri taşırlar. Amfibyumların kuyruklu olanlarında döllenme spermatoforlar (sperm kapsülü) aracılığıyla yapılır. Döllenmeden belli bir süre sonra Amfibyumların özel temel karakteristik özelliklerini yada ilkel özelliklerini taşıyan larvalar ortaya çıkar. Dünyaya gelen larvalar tıpkı erişkinler gibi etçil şekilde beslenerek gelişimlerini devam ettirirler.
Amfibyumlar tuzlu su hariç tatlı su ve karada yaşayabilen canlılardır. Zamanımızdaki türleri kuyruklu Amfibyumlar, ayaksız Amfibyumlar ve kurbağalar olarak bilinir. Kurbağalar oluşum ve gelişim sürecinde çok azda olsa diğerlerine göre farklılık gösterirler. Kurbağa larvaları mikrofajdır(Dokularda bulunan patojenlerin, ölü gözelerin ve hücresel kalıntıların yutulmasından sorunlu hücrelere sahip olmak). Başkalaşma sonucunda gerekli gelişmelerin ardından ilk olarak art, sonra ön bacaklar oluşarak kısa bağırsaklı kuyruksuz erişkin bir kurbağa meydana gelir.
Dünya tarihi incelendiğinde önceki zamanlara ait birçok Amfibyum fosili bulunmuş ve onların günümüzde yaşayanlara göre kat kat büyük olduğu tespit edilmiştir.

Neden Sıcak Su Soğuk Sudan Önce Donar?


Biraz ilginç gelebilir ancak sıcak su, soğuk suya göre daha çabuk donma eğilimi gösterir. Peki bunun sebebi nedir? Bu soru yıllardır çözülemeyen bir kimya problemi. Sadece kimya çevreleri değil aynı zamanda Aristo, Descartes gibi filozoflar da bu problemle ilgilenmiş ve bir sonuca varamamışlardır. Bu duruma kimyada Mpemba etkisi denildi. Adını Tanzanya’ da yaşayan Erasto Mpemba’ dan alıyor. Bu sorunu Mpemba yıllar sonra 1963′te lise yıllarında eriyen dondurmanın donması esnasında farketti. 1969′ da ise Dr. Dennis Osborne ile bu durumu yayınladı. Bu ilginç kimya problemi, Mpemba’ nın bu soruyu hocası Osborne’ ye yöneltmesiyle üne kavuştu. Hala bu problem üzerindeki belirsizlik giderilebilmiş değil. Öyleki İngiltere’ deki Kraliyet Kimya Birliği bu probleme üretilen cevaplardan yaratıcı ve en önemlisi tatmin edici olanını bulana bin sterlin ödülveriyor. www.hermes2012.org/ice web adresi üzerinden cevapları bekliyor. Kimya çevreleri artık bu sorunun üzerine ciddi olarak gidiyor ve tatmin edici bir sonuca ulaşmak istiyor. Tabi tatmin edici sonuç bulunduğunda kesin olarak kabul görmeyebilir ve bu cevaplar bilimsel olarak deneylerle kanıtlanmak istenebilir. Peki bugüne kadar bu soruna verilmiş cevaplar yok muydu? Tabii ki vardı ancak kesinliğe ulaştırılabilmiş değildi. Biraz da bugüne kadar ortaya atılmış çözümlere bakalım. Ancak belirtmek gerekir ki burada bahsedilen aralarında uçurum seviyesinde ısı farkı olan sular karşılaştırılmıyor. Yani 0.01 C ve 99 C derecelerindeki sular değil de birbirine yakın sıcaklıktaki sular karşılaştırılıyor.
Olası nedenlerden biri şudur: Daha ılık olan su, soğuk suya göre yüzeyden daha çok ısı kaybeder. Isı kaybı nedeniyle meydana gelen buharlaşma lineer olmadığından dolayı belli bir süre sonra yüzeyden kayıp olan su miktarı ile soğuması için daha az su molekülü kalır. Böylece daha az su molekülü kalmasından dolayı daha çabuk soğuma gerçekleşir. 2. olası neden; ılık suyun yüzeyi ile tabanı arasında bir sıcaklıkgradienti ( meyil, irtifa, değişim ölçüsü ) vardır. Bu gradient çok fazla olduğundan dolayı konveksiyon yolu ile ısı kaybetme daha fazla olur. Bu yüzden soğuma daha çabuk olur. 3. ihtimal ise şudur: sıcak suda soğuk suya nispeten daha az çözünmüş gaz vardır. Çözünmüş gazların suyun ısı kaybetmesine engel teşkil edeceği göz önünde bulundurulursa, ılık su daha çabuk ısı kaybedecektir. Son olası neden suyun bulunduğu ortamla alakalıdır. Eğer su çelik kapta tutulursa ( kondüksiyon ile ısı transfer katsayısı ilişkisi olduğu için ) soğuk su daha çabuk donar. Ancak kapağı açık plastik bir kapta tutulursa, ılık su daha çabuk donar. Yani kısacası bugüne kadar verilen cevaplar birden çok değişken, durum, olaya bağlıdır. Bunlar; buharlaşma, konveksiyon, don tutmanın sağladığı termal izolasyon, çözülmüş gaz etkisi, süper soğuma etkisi, sudaki kalsiyum karbonat ve magnezyum karbonat gibi çözünmüş maddelerin donmaya etkisi vb.’ dir. Ancak bu cevaplar tam olarak bilim dünyasını tatmin edememiş, deneylerde tam olarak çözüm bulunamamış olduğundan hala bu sorunsal üzerinde durulmakta ve çözüm önerilerine ödüller verilmekte.

Bilim Kuramı Nedir?


Bilimsel olan konuları ve bilgileri içine alarak kapsayan bir bilim dalıdır. Amacı bilimsel pratik üzerine söylemde bulunmaktır. Kesinlikle bilimsel yöntem üzerine düşünülmez. Bilimkuramı kesinlikle bilgikuramı ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklı alanlardır.Bilgikuramı bilim hakkındaki söyleyişi felsefenin önemli bir basamaklarından sayar ve düşüncenin bilimde önemli bir yer almasını amaç olarak belirler.
Tarihsel bilimkuramı incelendiğinde Bacherald tarafından başlayarak Canguilhem ve Koyre’nin yardımıyla devam ettirildiği görülür ancak Duhem’in ve Brunschvicg’in ortaya koydukları bilimkuramıyla aynı özellik taşımamaktadır. Tabi ki iki kuram arasında da ortak noktalar mevcuttur. Zaten bilimselkuramın tarihini ortaya koymak açısından bu iki kuramın birleştiği nokta bir mihenk taşıdır. İki kuramı birbirinden net olarak ayırt etmek gerekirse bilimler tarihçisinin fikirleri bir olgu olarak kabul edilir. Bilim kuramcısının ise ortaya koyduğu gerçekler yada olgular düşünce olarak kabul edilir.
Bilimkuramı günümüze kadar gelişinde birçok değişim göstermiş ve maddeci görüş konusunda kendini bu ilkeyle çokça ifade etmeye çalışmıştır. Bunun gibi daha birçok alanla ilgilenerek o alanların kimi zaman bir kısmını değiştirmiş kimi zaman ise açıklarını kapatmıştır. Mesela Louis Alt Husser kendi bilimkuramını tarihsel maddeciliğe entegre ederek Karl Marx’ın görüşlerindeki bilinmezlik ve anlaşılmazlığı ortaya çıkarmıştır.
Diğer bir bilgikuramı olan genetik bilimkuramı incelendiğinde bu kuramın bilginin yapılarını bilimsel bir şekilde incelediği görülür. Genetik epistemoloji ve bilişsel gelişim alanında önemli çalışmalar yürütmüş olan Jean Piaget gelişmekte olan insanların dolayısıyla çocukların düşünce ve dil gelişimlerinin devamlılık arz etmediğini bu sürecin bölüm bölüm meydana geldiğini ve çevresel etkinin tamamiyle gelişime dahil olduğunu ortaya koymuştur. Yazılan örneği açıklamak gerekirse bilgilerin evriminin soyut ve daha büyük bir kavramsallaştırmaya yöneldiği anlatılmaya çalışılmıştır.

Azotun Yapısı ve Kullanım Alanları


Azot, sıcak durumda gaz halinde bulunan hacim yönüyle havanın beşte birine tekabül eden periyodik cetvelde N simgesiyle anlaşılması sağlanan, atom numarası 7 olan, renksiz, kokusuz ve tatsız olan atıl bir gaz çeşididir. Dünya atmosferinin % 78’inde Azot yer alır. Havaya göre yoğunluğu 0,97 olarak hesaplanmıştır. Kaynama noktası -210 santigrat derecedir. Erime noktası ise -195,8 santigrat derecedir. İzotop değerleri 12, 13, 14, 15, 16, 17 olarak bilinmekte ve tüm canlı dokuları içinde yapısından söz edilmektedir.
Azot kritik sıcaklık değeri – 146 santigrat derece olduğu için sıvılaştırılması çok zor olan bir gazdır. Çözünürlük düzeyi de oldukça düşüktür. Diğer özellikleri incelendiğinde üç değerli bir ametal türü olması sebebiyle düşük sıcaklıktakimyasal etkinlik gösterir.
1772 yılında Daniel Rutherford tarafından keşfedilmiştir. Maddenin daha geniş incelenmesi ve hakkındaki özelliklerin kapsamlı araştırılması ise Cavendish tarafından yapılmıştır. Aslında azot bileşikleri daha uzun zaman önceden bilinmekteydi ancak eski simyacılar bileşenlere farklı isimler vermişlerdi. Nitrik asit o zamanlar aqua fortis adıyla anılıyordu. Nitrik asit dönemin ve günümüzün en önemli maddesi olan altını hidroklorik asitle karışarak çözebildiği için o zamanlar oldukça yoğun kullanılıyordu. Eski dönemlere bakıldığında Azotun kullanım alanında silah sanayide yer alıyordu. Barut yapımında kısmen kullanılması gereken en önemli maddelerden biriydi.
Madde kullanım alanlarına göre elde edilirken bir takım farklılıklar söz konusudur. Yöntem ve kullanılan diğer bileşenler ekseriyetle değişkenlik gösterir. Endüstri için elde edildiğinde sıvı havanın kısmi distilasyonu ile basınçlı ters osmos yöntemi kullanılır. Sanayide ise sıvı hava bölümsel damıtmadan geçirilerek elde edilir. Daha sonrada gübre ve kimyasal hammadde olarak kullanılır. Patlama gibi tehlikeli olaylara karşı tutuşma özelliğine sahip sıvıların depolanmasında ve gaz aktarılmasında da Azot genellikle yardımına başvurulan gerekli bir maddedir.
Gaz ve sıvı hali incelendiğinde kullanım alanları çok geniştir. Oksitlenmeyi yada oksidasyonu engellemek üzere hava olarak kullanılır. Bir çok taşıma aracının tekerlek dolunumları Azot ile yapılmaktadır. Elektronik bileşenlerin çoğunun üretiminde yardımcı bir unsurdur, paketlenmiş gıdaların tazeliğini korumak ve bayatlamasını önlemek veya yavaşlatmak için tercih edilir, paslanmaz çelik üretiminin vazgeçilmez maddesi olarak bilinir. Bunlar haricinde gaz özelliği sebebiyle medikal anlamlarda da kullanılmaktadır. Tıptaki dondurma işlemi denilen tıbbi müdahalenin ilk mihenk taşıdır. Siğil gibi deri bozukluklarının alınmasında ve bu tıbbi yöntemin uygulanmasında önemlilik arz eder. Her canlı dokuda yer aldığı için ( buna sperm ve yumurtalar da dahildir) onların dondurularak korunması ve zarar görmesini engeller. Azot protoksit olarak bilinen türü piyasada çelik tüpler içinde sıvı olarak satılmakta ve yakıcı bir gaz olarak kullanılmaktadır.
Azot solunum yoluyla direkt olarak alındığında güldürme etkisine sahip bir gaz çeşididir. Bu nedenle Güldüren gaz olarakta kimi insanlar tarafından bilinmekte ve garip amaçlarca bilinçsiz şekilde kullanılmaktadır. Aslında gazın bu şekilde kullanılmasına yol açan sebep anestezik özelliği yüzündendir. Cerrahi işlemlerde de ortaya koymuş olduğu ilginç etkisiyle tercih edilmiştir.

Neandertaller ve Özellikleri


Neandertaller ilk insanlar olarak bilinen günümüzde modern insanların iskelet yapısından kısmen farklılıklara sahip ve yaklaşık olarak 200 bin yıl öncesinde yaşayan büyük insansılar familyasına ait türlerdir. Bilim adamları fosilleri ve kalıntıları incelerken çok büyük bir avantaj yakalamışlardır. Neandertaller kireç taşından oluşmuş mağaralarda yaşamlarını sürdürdükleri için, fosillerinin daha fazla dayanması ve günümüze daha çok kalıntı bırakması sağlanmıştır.
Neandertal ilk olarak Almanya’nın Neander vadisinde bulunmuşlardır. Alman dilinde vadi tal ve ya thal denildiği için Neandertal adını almışlardır. İlk ortaya çıkışları ile ilgili kesin bir zaman bilinmemektedir. Günümüzden önce yaklaşık olarak 200 ile 50bin yıl öncesi olarak sadece tahmin yürütülmektedir. Son Neandertallerin yaklaşık olarak 50bin yıl önce soylarının tükendiği ve Belçika, Atlantik, Orta Asya ve Ak Deniz bölgelerinde yaşadıkları izlerine rastlanılmıştır.
Neandertallerin ilk moder insanı oluşturduğu bilinmekte ve ileri zamanlarda ise modern insan ve Neandertallerin çiftleştiğine dair bulgulara rastlanılmıştır. Modern insan kuzeyde, Neandertaller ise güney batıda yaşamışlar fakat modern insanlar tarafından belli bölgelere hapsedilmiş yayılmaları engellenmistir. Neandertaller ayakta dik bir şekilde duramıyor, zeka olarak modern insandan çok zayıf olarak biliniyordu. Modern insandan daha hızlı, güçlü, uzun yüzlü, iri dişli ve iri baldırlı olmaları atalarımızın Neandertaller olmadığına dair söylentilere neden olmuştur. Zamanla ortaya çıkan ve daha da iyi inceleme fırsatları bulunan yen fosiller atalarımızın Neandertaller olduğunu, zamanla ellerin, parmakların, yüz şeklinin, dişlerin farklılık gösterdiği ve bu şekilde modern insana dönüştüklerinin kanıtı olmuştur.
Neandertaller bazı bilim adamlarına göre yüksek zekaya sahip ve ölülerini gömen, hastalarıyla ilgilenen türlerdi. Kanıt olarak 50-60 bin yıl öncesi bir flüt bulunmuş bu flüt ile ilgili yapılan araştırmalarda ise açılan nota deliklerinin çok uyumlu olduğu ve bilinçsizce açılamayacağı , ayarıca kemikten yapılan bir iğnenin bulunduğu da Neandertallerin zeka yapısının düşüklüğünü tartışılmasına yol açmıştır.

Tungsten (Volfram) Metali Nedir?


Tungsten simgesi W olarak gösterilen adı itibariyle ‘’ağır taş’’ olarak anlamlandırılan sert molibdene (gümüşümsü meyaz renkli metal ) benzeyen bir metaldir. Ayrıca atom numarası: 74, Atom kütlesi : 183,35, yoğunluğu: 19.25 / cm3 , özgül kütlesi: 19,3 g/cm3, ergime sıcaklığı: 3410 o C , kaynama sıcaklığı: 5660 o C, yükseltgenme dereceleri: +4, +6 , elektron biçimlenmesi: (2,8,18,32,8) 5d4 6s2 , izotopları :176 – 188 , sıvı haldeki yoğunluğu: 17,6 g/cm3 , kaynama noktası : 5828 o C , buharlaşma ısısı: 806,7 kJ/mol olan bir element türüdür.
Tungsten metalinin hem kendisi hem de bileşenleri CaWO4 (scheelit) ile (Fe, Mn) WO4) yani Volframitten elde edilir. Ele geçirilen bu metalin tamamına yakını demir alaşımlarında ve çeliklerin hazırlanmasında kullanılır. Bir başka üretim yöntemi de elektrik arklı bir fırınyardımıyla kok kömürüne veya antrasitle tepkimeye girmesini sağlamakla yapılır. Üründüzgün elde edilebilmek için ilk önce elekromanyetik yöntemle zenginleştirilir ardından içindeki arsenik ,kükürt, fosfor, silis gibi bileşenlerden arındırılır. Sodyum karbonatla işlenmek suretiyle de hidroklorik asitle bozundurularak Tungsten tozo elde edilir.
Tungste’nin kullanım alanları oldukça geniştir. Bu iş alanlarına bir göz atıldığında Tungste’nin Akkor lamba filamalarının yapımında, elektriklifırınların rezistanslarında, x ışını yayan antikatot tüplerin ve elektrik kontak parçalarının yapımında, radyasyon önleyici ekranların geliştirilmesinde, hızlı kesme çeliklerinin hazırlanmasında ve güçlendirilmesinde ayrıca kesme derecelerinin inceltilmesinde, motorlardaki egzos supaplarının kaplanmasında, tel çekme kalıplarının kumlama makine memelerinin, pnömatik matkap uçlarının yapında, uçak , gemi , iş makinelerinin ve demir yollarının yapımında kullanıldığı görülür.
Bu metali Carl Wilhelm Scheele bulmuştur ancak element üzerinde daha fazla çalışarak onu geliştiren ve yapay olarak elde eden Torbeen Bergman’dır. Metal üzerinde yapılanaraştırmalar onun kalay beyazlığına sahip ateşe dayanıklı bir materyal olduğunu ayrıca asitlere karşı uzun süre direnç gösterdiğini ortaya koymuştur.
Dünyadaki Tungsten (rezerve eden) üreten ülkelere bakıldığında yarısından fazlasının Çin ve Rusya ile beraber eski Sovyet toprakları üzerinde olduğu görülür. Bu ülkeleri Kanada , Kuzey Kore ve Birleşik devletler takip eder. Sayılan ülkeler dünya rezervinin neredeyse %80 ‘ini oluşturmaktadırlar. Türkiye’de ki yataklar ise Bursa Uludağ’da ve Keban kuşağında yer almaktadır. Uludağ’da elde edilen veriler cevherin yıllık 550.000 ton civarında üretilebileceği yönündedir.