Bu Blogda Ara

5 Mart 2012 Pazartesi

Kayıp kıta Atlantis

 

 



Atlantis, Eflatun’un tanımladığı hayal ürünü kayıp kıtadır.
Atlantis, batık bir kıta ve uygarlık.
Antik uygarlıklarla ilgili akademik programların dışında çalışmalar yapan araştırmacılarla bilimadamları arasında zaman zaman büyük görüş ayrılıkları olmakla birlikte birbirinden bağımsız gibi görünen bu çalışmaların nihai sonuca varmada hızlandırıcı etki yaptıkları şüphesizdir.
M.Ö. 421 yılında Sokrates’in evindeki bir Felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kristias, dedesi Dropides’in kendisine naklettiği efsaneyi hikaye eder. Hikayeyi dede Dropides’e nakleden ünlü Yunanlı şair Solon’dur. Solon’un gösterdiği kaynak ise Mısır’da bulunduğu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keşiştir ve Keşiş’e göre Atlantis ‘e ilişkin olaylar M.Ö. 9000 yılında gerçekleşmiştir.
Plutarkhos’a göre Sais şehrinde Solon’a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens’e göre bu aynı zamanda Pythagoras’a ders veren Mısırlı rahibin adı.
Platon’un hem Kritias, hem de Solon’la akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır’ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuştu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler.

Kur’an’da “Ad kavmi” diye de geçer, Ad-land; Ad Ülkesi demektir. Kimi araştırmacılar İbranice’deki, ilk insanı belirten ve adama sözcüğünden gelen “Adem”, Sanskrit dilinde “ilk, başlama” anlamına gelen ve Aryenler’in ilk konuşan insan türüne verdikleri ad olan “Ad-i”, Frigler’in “Attis”, Kafkasyalılar’ın “Adige”, Polinezyada’daki “atea”, Truva öyküsündeki “Ate”, Aztek mitolosindeki “Atzlan” (ada) ve Türkçe’deki “ad”, “ada”, “ata” (pek çok dilde baba anlamına gelir) sözcükleri ile “Ad” kavminin adı arasında etimolojik bir bağlantı olabileceğini düşünmektedir.
Atlantis’in Bilimsel Kanıtları
James Churchward
James Churchward Atlantis’in Mu uygarlığının bir kolonisi olduğunu belirtmiştir. İngiliz ordusunda görevli subay olarak Tibet’te bulunmuş, daha sonra dünyayı gezmiş ve araştırmalar yapmıştır.Albay rütbesinde iken Tibet’ten bu tabletleri almıştır. Baş Rahibin niye tabletleri verdiği bilinmemekle beraber james in mason olması buna neden olabilir.
James Churchward 1883′de, Batı Tibet’te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkartmıştır.
Tibet’te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet’teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet’te bir manastıra düşmüş ve bu manastırın, Büyük Rahipler Kardeşliğinin önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward’a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış Naacal Tabletleri ni göstermiştir.
III. Ramses
III. Ramses’in yazdırdığı yazılarda Atlantislilerin büyük su dairesi üzerindeki kara parçasından ve adalardan dünyanın ucundan, dokuzuncu kuşaktan geldikleri anlatılıyor. 9. Kuşak da eski Mısır, Yunan ve Roma’da kullanılan coğrafi bölümlere göre 52. ila 57. Kuzey enlemleri arasında kalan bölgedir.
Ünlü tarihçi Renan ise oldukça şaşırtıcı bir şekilse Mısır sanatının gençlik dönemi olmadığı iddiasında bulunarak Mısır uygarlığı ile ilgili şüphelerini şöyle dile getiriyordu:
Mısır, sanki bu ülke gençlik dönemini hiç yaşamamış gibi, daha başlangıçta olgun, yaşlı ve mitolojik ve kahramanlık çağlarından tamamen yoksun gibi görünmektedir. Mısır uygarlığının bebeklik çağı ve sanatının da kadim dönemi yoktur. Mısır uygarlığı daha o zaman olgundu.
Heredot da şaşırtıcı bir şekilde, ‘Euterpe’ adlı eserinde Mısır rahiplerinin yazılı tarihinin kendi zamanından 12 bin yıl öncesine kadar gittiğini belirliyor. Yani Atlantis’in batışına kadar.
5400 yıl önce, Mısır’daki Siyen(Aswan) kenti tam olarak Yengeç Dönencesi’nin altına rastladığı dönemde inşa edilmiş olan Siyen Duvarları, tam güneşin gündönümü anında, öğle vakti, güneş komple bir disk halinde bu duvarların üzerinden yansırken görülürdü. Günümüzde, Avrupa’nın bütün bilim adamları bir araya gelseler bunun bir benzerini yapamazlar diyor tarihçi Keneally Tanrının Kitabı adlı eserinde.

Amerikalı araştırmacı Robert Sarmast Platonun ünlü diyalogları Critias ve Timaeus’da ifade ettiği yaklaşık 50 fiziksel işaretten yola çıkarak çalışmalarını Kıbrıs yayı ve Levantine havzası olarak tarif edilen Doğu Akdeniz kıyılarına kaydırdı.
Bölge ile ilgili olarak Amerika Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nin (NOAA) hazırlamış olduğu haritalardan ve veritabanlarından faydalanan Sarmast bu bilgilerin yeterli olmadığını görünce dünyaca ünlü Jeofizikçi Dr. John K. Hall ile işbirliğine gitti. Dr. Hall, Sarmast’a 1980 li yıllarda bir Rus petrol gemisi tarafından Doğu Akdeniz’de deniz tabanından toplanan dijital verileri iletti. NOAA ve Dr. Hall dan gelen verileri birleştiren Sarmast bölgenin 3 boyutlu ve bathymetric (derinlik ölçü birimi) haritalarını çıkarttı. Sarmast’a göre Atlantis Kıbrıs, Suriye arasında idi ve batan kıtanın en üst noktası ise bugünkü Kıbrıs’tı.
Sarmast Discovery Of Atlantis isimli ünlü eserinde Atlantis’in bu bölgede olmasını güçlendiren bulguları ve nedenlerini açıkladı.
Atlas Okyanus’u birçok volkanik hareketlerin sık sık yer aldığı bir yerdir. 1957′de yanar dağlar eşliğinde yeni bir ada Azorların yakınlarında ortaya çıktı.
526 yılında Antakya’da 250.000 kişi, 1042 yılında Tebriz, İran’da 40.000 kişi, 1556′da Çin’de 830.000 kişi, 1908′de Messina, Sicilya’da 200.000 kişi, 1923 Tokyo civarlarında 200.000 kişi ve 1976′da Çin’de 700.000 kişi şiddetli depremlerle hayatlarını kayıp ettiler. Sellere gelince Çin’de 1887′de Huang Ho nehrin taşıması en az iki milyon insanın ölümüne yol açtı. Aynı nehrin 1931′de taşması 4 milyon insanın ölümüne yol açtı.
Buzul Çağ
R. F. Walworth ve G. W. Sjostrom’e göre son buzul çağında su seviyesinin düşük olması Atlantis’in varlığı için yeterli bir sebeptir. Bu iki araştırmacıların geniş bir araştırmaya dayanan tezlerine göre periyodik gelen zincir volkanik patlamaları dünyanın geçmişinde uzun buzul çağlar yaratmıştır. Bazı jeolojik izlere göre buzlar bütün kıtaları kaplamıştır, su seviyeler inip yükselmiştir. Halen güncelliğini kazanan ve Donelly tarafından ortaya atılan bir teze göre, Atlantis’in batması ile daha önce onun yüksek dağları tarafından engellenen sıcak Gulf Stream akıntısı Kuzey Avrupa’ya ulaşarak buzların erimesine yol açmıştı. Halen yolunda devam eden bu sıcak su akımı Avrupa’nın ısısını bulunduğu enleme rağmen ılımlı tutmaktadır. Oysa, aynı enlemde bulunan Rusya’daki şehirler çok daha soğuk iklimlere sahiptir.
Kuzey Sibirya’da buzlar altında on binlerce donmuş mamut cesetleri vardır.
Geçen asır sonlarında bu mamutlar’dan en az 20.000 çok iyi durumda fil dişi çıkartılarak piyasaya sürüldüğü kaydedildi. Bu mamutların toplu bir felakete kurban oldukları ortadadır. Ani bir donmadan ölen bu mamutlardan bazıların ağızlarında halen yemekte oldukları otlar bulunduğu görülmüştür. Karbon 14 testleri onların yaklaşık 12,000 sene evvel öldüklerini gösteriyor.
Profesör Frank C. Hibben’e göre son buz çağın sonuna gelen bu devrede sadece Kuzey Amerika’da 40 milyon hayvan ölmüştü. Amerika’da Niagara şelalelerin 12.500 yıl evvel meydana geldiği hesaplanmıştır. Cordilleras Dağları yaklaşık 10,000 sene evvel meydana geldiler. Karbon 14 testlere göre şu anda Bermuda civarlarında deniz altında olan geniş bir bölgede 11,000 sene önce sedir ormanları vardı. Aynı şekilde İngiltere’ye yakın Kuzey Denizi, İrlanda ve Grönland yakınlarında deniz diplerinde binlerce sene önce denizin dibini boylamış ormanlar görülür. Olayların çoğu Atlantis’in batış tarihine uymaktadır.
Kutsal Kitaplarda Atlantis
1947 yıllında, Ölü Denize yakın Kumran mağrasında bulunan rulo yazıtlar, İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini oluşturur. Bulunan bir yazıta göre Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle ki, babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş’un yemin ve ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Nuh’un “Bakıcılar, Kutsal Olanlar veya devler” in soyundan gelmediğini ancak meleklerden her şeyi öğrenen” büyükbabası Enok (İdris)’a danıştıktan sonra inanmıştı.
Kitabi Mukaddes’te (Eski Ahit ve Yeni Ahit / İncil) Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır, biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı Enok’un (İdris) Sırlar Kitabıdır. Bu kitapta Enok’un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise Enok’un Kitabıdır.
Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta, bu çeşit atıflar, dini çevreleri rahatsız etmişti (San Augustine Tanrının Şehri) ve bu kitabın Eski Ahit külliyatından çıkarılmasına, 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek, yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti.

Renk Nedir?



renk.jpg
İnsanoğlu, kendini bildiği günden bugüne, renk hadisesine ne yazık ki bir kullanım aracı veya obje olarak bakmış, ne güzel kırmızı döpiyes veya sarı kazak deyip geçmiştir. İlerici görüş, hissediş sahipleri (empresyonistler) rengin farklılığını hissederek çalışmalar yapmışlardır. Hepsinin yola çıkış tarzı önce ışık sistemidir. Renk ve ışık, Spektrumun radyan bir enerjisi veya en düşük elektromanyetik alanı olarak kabul edilir. Beyaz ışık bütün dalga uzaklıklarının karışmasından meydana gelen Spektrumun görünüşü ile orantılıdır.
Renk göz ile yakalanan bir ışık tesiridir. Işığın eşya üzerine çarpmasıyla, yansıyan ışınlardan gözümüzde meydana gelen duyumların her birine “renk” denir. Renk anlamı; ışık, göz ve beyinle idrak edilir. Bu sebeple renk anlamı üç sistemde ele alınmalıdır.


a- Psikolojik sistemde renk: Beynimizde uyanan bir durumdur. Mavi duyum gibi.
b- Fizyolojik sistemde renk: Çeşitli ışık cinslerinin göz retinası üzerinde, sinirler vasıtasıyla meydana getirilen, fizyolojik olaydır. Işığın görünüş hadisesi fizyolojiktir. Renk ise bizdedir. Renk bir duygudur. Yaşayan varlıkların sinir sistemlerinde mevcuttur.
c- Fiziksel sistemde renk: (Işıkla spektrum ile) Ölçülerle ve rakamlarla geniş olarak belirtilen bir olaydır. Işığın hangi dalga uzunluğunu hangi oranda bulundurduğu esastır. Fizik bakımından renk türü titreşimde ışık dalgalarından ibarettir. Bu ışık – renk dalgaları değişik uzunluktadırlar. Kırmızının en kısa, morun en uzun olduğu gibi.
Rengin Tarihçesi:
İnsanı insan kılan her değer dümdüz bir cam levha gibidir. Öyle ki her birinin içinden insanı insan kılan o ışık geçer. Rengarenk levhalar parlak güneşin altında parıldar ve binbir çeşitte renk verirler. Yine de insanı insan kılan ışık tektir.
Renklerin psikolojik ve fizyolojik etkileri dalında renkler ve kişilik gelişimi dallarında araştırmalar yapan Living Colour (canlı renkler) organizasyonunu kuran (1984) Howard Sun, çalışmalarını Theophilus Helidor Gimbel’le yoğunlaştırdı. 1983 yılında renk terapisti unvanını aldı. İnsanların ruhsal ve insani psikolojileri konusunda tam bir deneyim kazandı. İnsanların kişisel, fiziksel ve ruhsal dünyaları konusunda uzun ve yorucu araştırmalar yaptı. Grup terapileri ile sistemin doğruluğunu insanlara aktardı. Renk analiz uzmanlığını eşi Dorothy Sun ile fevkalade geliştiren Howard Sun 1984 yılında eşi ile birlikte İngiltere’nin ilk resmi terapi merkezini açtı. Bu çalışma İngiltere’de büyük ilgi gördü. İnsanlar renkler ile kişilik ve iç dünyalarının keşfine başladılar.
Renk Bilimi Nasıl Doğdu?
İngiliz fizikçi Isaac Newton (1642 – 1727) 1670′de güneş ışığını elmas bir prizmadan geçirerek, renkleri ayırmayı başarmıştır. Bir odayı kararttıktan sonra güneş ışığının ince bir delikten odaya girmesini sağlamış, bu ışığın önüne bir prizma koyarak parçalanış halini, tıpkı gökkuşağında olduğu gibi yedi rengi yukarıdan aşağıya doğru bir perdeye aksettirmeyi sağlamıştır. Güneş ışığını meydana getiren yedi rengin (renk tayfının) görkemi, gizemi bugün üzerinde birçok incelemeler yapılan son derece olumlu sonuçlar alınan çalışmaları ve araştırmaları beraberinde getirmiş, Renk Bilimi’ni bir bilim dalı olarak ortaya koymuştur.
Newton’dan sonra, Chevreul, Helmhotz, Young gibi fizikçiler ve de kimyagerler bu proje üzerine yoğunlaşarak çalışmalarını hızlandırmışlardır. Newton beyaz perde üzerindeki renklerin bir sıra teşkil etmesine Spektrum Solaers (Güneş Tayfı) adını verdi. Spektrumun zaman zaman değişen, güneşin hararet derecesine göre renklenen renk tayfında aşağıdaki renkleri görürüz ve bütün renkler beyaz ışıktan doğar:
Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Mavi, Lacivert, Çivit Mavi, Menekşe Moru
Sarı, kırmızı ve mavi renklere; Esas Renkler veya Meydana Getirilemeyen Renkler adı verilir.
Yeşil, turuncu ve mor renkler ise esas renklerin ikişerli karışımından meydana gelirler.
Örneğin:
Sarı + kırmızı = turuncu
Sarı + mavi = yeşil
Mavi + kırmızı = mor
Böylelikle ortaya konan bu renk şeridine Spektre – Solaire denir. Göz alışımı ile idrak edilen, bütün yaşamı ve varlık dünyasına renk veren renk, renkler ve bu oluşumdan duyarlılığa; renk tesiri (sansation) denir.
Rengi görmeden duyarlılıkla da hissetmek mümkündür. Bir örnek olarak bahsedeceğim uygulamayı deneyebilirsiniz. Kendinize bir kırmızı ve bir de mavi kart hazırlayın. Gözlerinizi kapatarak hangi kartın hangi renk olduğunu bilmeden dizlerinizin üzerine yerleştirin. Yine gözleriniz kapalı ellerinizi kartların üzerine yaklaştırın konsantre olarak bir süre o şekilde durun. Belirli bir süre sonra kırmızı karttan sıcak bir esinti mavi karttan ise daha serin bir esinti hissedeceksiniz. Kırmızı sıcak renk grubunda, mavi ise soğuk renk grubundadır ve bu enerjilerine aynen yansır.
Yine benzer bir deneyle herhangi bir rengin komplamanterini yani tamamlayıcısını bulmak bilimsel açıdan mümkündür. Daire şeklindeki bir kartonun yarısını yeşile boyayın. Diğer yarısı ise beyaz kalsın. Bu daireyi hızla kendi etrafında döndürürsek bir süre sonra beyaz kısmını pembe olarak görmeye başlayacaksınız. Çünkü yeşilin komplamanteri pembedir. Hatta beyaz kısmı pembe olarak boyayıp aynı deneyi yapsak bir süre sonra kartonun beyaz renk alacağını görecektik. Tüm bunlardan varılan sonuç şudur ki renk bir enerjidir ve renk bilimi pozitif bir bilimdir.
Gözün Rengi Algılaması:
Göz ve Görme:
İnsanda en gelişmiş organ gözdür. Gözün bir bölümü olan retina bazı bilim çevrelerince beynin bir uzantısı olarak değerlendirilir. Aynı zamanda göz, optik bir organdır. Bir dizi karmaşık işlemden geçirilen görsel uyarım beyinde belirtilerek görme sağlanmış olur. Görme olayının aşamalarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
a- Işık ve nesneler
b- Görme olayı ve göz
c- Gözün fizyolojik yapısı
d- Beyinde tamamlanan görsel uyarım
a- Işık ve Nesneler: Görme olayının en önemli elemanı ışıktır. Görmek için az veya çok, ışığa ihtiyaç duyarız. Bazen ay ışığı bile yeterli olurken renkli görüntüyü elde edebilmemiz için daha fazla ışık gücüne ihtiyaç duyarız. Görme olayını sağlayan göz, ışık uyarımlarını belirli işlemlerden geçirerek algılamayı sağlar. Göz için ışığı değerlendiren temel sistem deyimini de kullanabiliriz.
b- Görme olayı ve göz: Görsel algılama ışık uyarımının karmaşık işlemler ile değerlendirilmesidir. Gözde ışığa duyarlı alıcı bir tabakanın varlığı esastır. Göz bebeği ise küçülüp büyüyerek ışık alımını ayarlar. Işık uyumlarını toplayan sinir lifleri tüm uyarımları düzenleyerek, görme siniri denilen ileticiyle beyne gönderir. Beyinde ise bütün veriler normal bir işleyişle değerlendirilir. Sonucunda oluşan ise görsel algılamadır.
c- Gözün fizyolojik yapısı: İnsan için en gelişmiş organlardan biri göz demiştik. Küreye benzeyen yapısını da dikkate aldığımızda kafatasının içerisinde çok özel bir yerleşim mimarisi meydana gelmiştir. Göz kasları ile de sıkı bağlantı içindedir. Göz kapakları ise birçok fonksiyonunun yanı sıra koruyucu özelliktedir.
Son derece karmaşık şekilde çalışan göz, iç içe üç tabakadan meydana gelir. Göz akı (cornea), Renkli tabaka (koroit) ve Ağsı tabaka (retina)
En dışta bulunan göz akı, sert ve tümüyle saydam olup gözün ön kısmındadır. Bu tabakadan dolayı göz küresinin önünde kabarıklık meydana gelir. Gözün dışa bağlantısı bu bölümde meydana gelir. Işığın bir mercek gibi kırıldığı kısım burasıdır. Renkli tabakada ise kan damarları bulunur. İris bu bölümde bulunmaktadır. İrisin görevi göz bebeğinin büyüyüp küçülmesini sağlamaktır. Yani yeterliliğe göre ışık miktarını ayarlamaktır. Ağsı tabakada ise göz merceğinden çıkan iplikçikler, retinayı bir ağ gibi sarar. Bu yüzden ağsı tabaka gözün iç bölümünde kiracıdır. Şeklinden ötürü konik ve çubuk hücreler denilen ışığa duyarlı alıcı sinirler ile donatılmıştır. Konik hücreler, renklere karşı duyarlı iken renkleri algılayıp görmeye yönelik görev yaparlar. Belirgin bir ışık sistemi bu sinirlerin görev yapması için önem taşır. Işık olmadığı zaman bu sinirlerin görev yapma olanağı yoktur.
Kırmızı, yeşil ve maviyi ortaya koyan üç tip konik hücre vardır. Işığın yetersiz olduğu durumlarda ise çubuk hücreler devreye girer. Bu hücreler gece görme olanağımızı sağlar. Ne var ki bu çubuk hücreler ile gece ay ışığında görmemiz mümkünken renkleri göremeyiz. Işık arttığında konik hücreler devreye girer ve renkleri algılamaya başlarız. Bazı hayvanlarda konik hücrelerin olmaması ve renkleri algılayamamaları buna örnektir.
d- Beyinde tamamlanan görsel uyarım: Beyine giden görüntü değerlendirilir. Hafızadaki görüntüler ile karşılaştırılır. Yorumlanır. Ayrıca beyine kadar gelen ters görüntü düzeltilerek algılanır. Sonuçta görme sağlanmış olur.
RENK
Işık kaynağından gelen ışını bir prizmadan geçirerek yapılan deneyde ışığın renklere ayrıldığı Newton tarafından yıllar önce bulundu.
Newton’un renk deneyinde ışık prizmadan geçince altı renge ayrılıyordu.(Renk Deneyi)
Işık kaynağından yayılan ışığın nanometre ve kelvin cinsinden değeridir. Işık her cisimden değişik nanometrik değerlerde yansır. Bu yansımanın nanometre cinsinden değerine bir isim verdiğimizde ana renkler ve ara renkleri oluşur. Beyaz ve siyah renk değildir.
Beyaz üç ana rengin belirli oranlarda karışımından ( % 59 Yeşil, % 33 Mavi, % 19 Kırmızı ) ortaya çıkan nanometrik değere verilen isimdir. Siyah ise renk olmayış durumudur.
Işık Rengi; Fizikte renk olayı ilk defa Newton tarafından incelenmiştir. Daha sonra İngiliz William Herschel prizma dan geçen ışığın çıkardığı renklerin sıcaklıklarını ölçtü.

Spektrumun bir ucundaki mor ışık en düşük, öbür ucundaki kırmızı ışık ise en büyük sıcaklıktaydı. Daha sonra yapılan deneylerle mor ışığın daha düşük değerindeki mor ötesi ışığın daha sıcaklıkta olduğu da keşfedildi.
Bir beyaz ışık prizmadan geçirilince, prizmadan çıkan ışık farklı boylarında bir renk yelpazesi oluşturur. Gözün görebildiği bu renkler kırmızı, portakal, sarı, yeşil, mavi ve mordur. Gerçekte hassas bir göz veya cihazlar bundan fazlasını da görebilir.
Dalga yüksekliği rengin yoğunluğunu belirler. bir rengin yoğunluğu ise parlaklıktır.
Elektron bir yörüngeden diğerine geçince, özel bir miktarda ya bir enerji doğurur yada bir enerji çıkarır. Her atomun bu işi yaparken aldığı veya çıkardığı enerji miktarı farklı olur. Bir fotonun enerjisi ışığın dalga uzunluğuna ve bu da bir renge bağlı olduğundan her atom sadece belli renkleri soğurur veya çıkarır. Belli bir rengi çıkaran bir atom, yine aynı rengi soğurur.
Her atomun soğurduğu ve çıkardığı renkler farklıdır.
Spekttroskopi bilimi ile renklerin incelenmesinden atomların cinsleri belirlenebilir. Dalga uzunluklarına bağlı olan ışık renklerinden kırmızı en uzun dalga boyuna mavi ve mor en kısa dalga boyuna karşılık gelir. Bu sıralama aynı zamanda enerji sıralamasını gösterir.
Mavi ışık en enerjik, kırmızı ışık en az enerjik olan ışıktır. Bütün renklerin belirli oranda karışımı beyaz rengi verir. Her ne kadar doğadaki her cisim bize renkli olarak görülse de o cismin yüzeyi bazı dalga boylarını emme ve bazılarını yayma özelliğine sahiptir. Gözümüze kırmızı görünen cisim, görünen spektrumdaki kırmızın dışındaki bütün dalga boylarını soğurmaktadır. Kırmızı bandın dalgası soğurulmadığı için cisim bize kırmızı olarak görülür. Herhangi bir cismi yansıtmayan cisim ise siyah olarak görülür.
Bu fiziksel etkilere göre beyaz ve siyah renk değildir. Işığın bulunmadığı yerde renklerin bir anlamı olamaz. İnsan gözünün, görünen ışık bölgesindeki, yedi farklı rengi görmesine karşılık, bazı hayvanlar mesela bir baykuş kırmızı ışığın ötesindeki kızıl ötesi ışığı, bir ara mor ötesi ışığı da görebilir. Kedi ve köpekler ise siyah ve beyazın dışında başka bir renk göremezler.
Işık atom ve moleküllere çarpınca mavi ışık kırmızıdan daha çabuk dağılır. Güneşin beyaz ışığı dünya atmosferine girince mavi ışık, ışın demetine ayrılır ve atmosfer mavi olarak görülür. Yeni doğan bir bebeğin gözlerinin mavi görünmesinin nedeni de budur. ilk birkaç ay içinde bebeğin vücudunun henüz göz rengini verecek pigmentleri oluşturmasından önce, yani gözün irisi renksiz iken irisi oluşturan malzeme mavi ışığı yansıtır.
Işık rengi, ( Beyaz ışık ) yani ışığı oluşturan bütün renklerin renk sıcaklığı üç ana grupta bulunmaktadır.
Sıcak beyaz 3300ºK ve altı
Doğal beyaz 3300-5000ºK
Gün ışığı beyazı 5000ºK ve üstü
Aynı ışık rengine rağmen, lambalar, ışıklarının tayfsal bileşimleri nedeniyle çok farklı renksel geri verim özelliklerine sahiptirler.
Beyaz – Siyah; Cisim üzerine gelen ışığın bileşenleri arasında bir farklılık yaratmadan hepsini birden aynı oranda geçirme, yutma veya yansıtma özelliği gösteriyorsa ışığın karakteri değişmez. Bu cisimlerin ışığa tepkileri nötr olarak kabul edilir.
Bu cisimler ışığın bileşenleri arasındaki dengeyi bozmadan aynı oranda yansıtarak, şiddetini değiştirerek veya tamamını yutarak ışığın toplam şiddetine etki ederler.
Tepkileri nötr olan cisimler eşit enerjili ışıkla aydınlatıldıklarında, kendi yansıtma veya geçirme oranlarına bağlı olarak ışığın şiddeti değişir ve aşağıdaki belirtildiği gibi görünürler veya ışığı geçirir, yansıtırlar.
Çok parlak veya açık …( beyaz )
Orta parlaklıkta …. ( gri )
Çok karanlık ve koyu …( koyu gri )
Tam karanlık …………..( siyah )
Üzerine düşen ışığın tam dalga boylarını yansıtan cisim beyaz, tüm dalga boylarını yutan ve yansıtmayan cisim siyahtır. Yani Beyaz ve siyah renk değildir.

4 Mart 2012 Pazar

Ülkemiz ve Dünyamızdaki çevre sorunları

Ülkemiz ve Dünyamızdaki çevre sorunları


1- Ekosistemlerin Bozulma Nedenleri (Çevre Sorunları) :
Çevre sorunları insanların yaşadığı problemlerden biridir çevre sorunlarının yani ekosistemlerdeki bozulmaların bir kısmı doğal yolla bir kısmı da insan etkisiyle oluşur.
İnsanlara ve ekosistemlere zarar veren doğal kaynaklı bozulmalar su toprak ve hava hareketleriyle oluşur. Su taşkınları depremler erozyon volkanik hareketler (yanardağ patlamaları) fırtına kasırga uzun siren kuraklık ekosistemlerin bozulmasına yol açan doğal afetlerdir.
İnsanlar bulundukları ekosistemlerdeki (çevrelerindeki) canlı ve cansız varlıkları etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına yol açarlar. İnsanlar ekosistemlerdeki doğal varlıklarla iç içe yaşarken zamanla teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması sonucu doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunu ortaya çıkmıştır.
Hızlı nüfus artışı bilinçsiz sanayileşme düzensiz şehirleşme doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması nükleer silahlar ve nükleer santral patlamaları biriktirilmiş suların (barajlardaki suların) taşkınlara neden olması orman tahribatı ve çığ gibi olaylar doğal denge üzerinde olumsuz etkiler yaparak çevre kirliliğine yani ekosistemlerin bozulmasına yol açan insan kaynaklı faktörlerdir.
Hava kirliliği su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir.
SORU : 1- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunları nelerdir?
2- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları nelerdir?
3- Ülkemizi ve dünyayı tehdit eden çevre sorunları dünyayı nasıl etkiler?
4- Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır?
5- Ekosistemlerdeki bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirin?
6- Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler?
2- Çevre Kirliliğine Neden Olan (İnsan Kaynaklı) Faktörler :
a) Orman Tahribatı :
Orman yangınları ihmal dikkatsizlik kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır. Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta toprak zenginliği kaybolmaktadır.
(Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlara göre yaklaşık 15 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur).
SORU : 1- Ülkemizdeki orman tahribi sadece ülkemizi mi etkiler?
2- Orman tahribi nasıl engellenebilir?
3- Ormanların kaybı hayatımızı nasıl etkiler?
b) Çığ :
Yüksek yerlerdeki karların şiddetli ses etkisiyle dağın yamaçlarına yuvarlanmasına çığ denir. Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü yer çekimi etkisiyle kaydığında çığ oluşur. Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan dağlık eğimli arazilerde görülür. Çığlar beraberinde toprak taş ve ağaçları da sökerek götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar. Çığlar tarım alanlarının veriminin düşmesine ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olur.
SORU : 1- Çığdan korunma yolları nelerdir?
Kaynak: http://www.hayta.net/
c) Nükleer Silahlar ve Nükleer Santral Patlamaları :
Nükleer silahlar nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olur.
(1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Enerji Santrali Kazası’nın yarattığı olumsuz etkiler bu kirliliğin en canlı örneğidir. Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz Bölgesi’nin etkilendiği tespit edilmiştir).
SORU : 1- Nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler?
2- Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir?
d) Biriktirilmiş Suların Taşkınlara Yol Açması :
Barajların yıkılması sonucu oluşan taşkınlar bitki örtüsüne ekili alanlara toprağın verimli tabakasının taşınmasına neden olur.
e) Aşırı Nüfus Artışı :
Bir bölgedeki ya da ekosistemdeki nüfus artışını ya da azalışını o ekosistemdeki göçler doğum ve ölüm olayları belirler. Nüfus artışının az olduğu dönemde insan tarafından çevreye verilen zarar doğal yollarla kendiliğinden düzeltilebiliyordu. Nüfus artışı fazla olduğu için;
• Doğal kaynaklar aşırı kullanıldı.
• Barınma amacıyla yeşil alanlar yok edildi.
• Büyük kentler çevre kirliliğine yol açtı.
• Araçların egzoz gazları hava kirliliğine yol açtı.
• Soğutucularda kullanılan karbon maddesi ozon tabakasını inceltti.
• Tarımsal alanlarda yapılan ilaçlamalar yararlı böcekleri de yok etti.
• Evsel atıklar lağım suları ve sanayi atıkları çevreyi kirletti.
• Tarımda üretimi arttırmak için aşırı kullanılan gübreler çökerek toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesine yol açtı.
f) Plansız Sanayileşme :
Nüfusun hızla artması sonucu sanayi gelişmiş ve bunun sonucu çevre (hava toprak su) zarar görmüş kirlenmiştir.
• Tarla ekmek için orman arazilerinin kesilmesi.
• Artan kereste ihtiyacı nedeniyle ormanların kesilmesi.
• Fabrika bacalarına filtre takılmaması.
• Fazla ürün elde etmek için tarımda aşırı gübreleme ve ilaçlama yapılması.
• Fabrika atıklarının arıtılmadan suya ya da toprağa verilerek su ve toprağı kirletmesi.
g) Doğal Kaynakların Bilinçsiz Kullanılması :
Bir ekosistemdeki hava toprak su hayvanlar bitkiler yeraltı zenginlikleri ve doğal güzellikler o ekosistemdeki doğal kaynakları oluştururlar. Doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması çevre kirliliğine yol açar.
• Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması.
• Gereksiz tarım ilaçları ve böcek öldürücülerin kullanılması.
• Soğutucuların ve spreylerin fazla kullanılması.
• Ev ve sanayi atıklarının çevreye dağılması.
• Nükleer silahların ve radyasyona yol açan maddelerin kullanılması.
• Kalitesiz fosil yakıtların (kömür petrol doğal gaz) kullanılması.

Ülkemizdeki Çevre Sorunları ve Çözüm Yolları


Ülkemizdeki Çevre Sorunları ve Çözüm Yolları

Çevre deyince; küresel ısınmadan, iklim değişikliğine, atık suların arıtılmasından katı atıkların bertarafına, hava kirliliğinden görüntü kirliliğine, geri kazanımdan tasarrufa, enerjinin verimli kullanılmasından suyun verimli kullanılmasına, tarım koruma ilaçlarından toprak erozyonuna varıncaya kadar geniş bir saha akla gelmektedir.
Çevre sorunları ise; bırakın mahalledeki komşunun komşuya zarar vermesini, dünyanın bir ucundaki devletin yaptığı tahribatın bedelini, diğer ucundaki devlete ve hatta gelecek kuşaklara ödetecek kadar etkin bir alandır.
Dolayısıyla çevre konusundaki bilinçlenme o kadar arttırılmalı ki; olaylara ve sorunlara kayıtsız kalmakla eş anlamlı hale gelen “herkes kendi işiyle meşgul olsun” kavramı yerine “iyiler gidişatı kendi istikballeri açısından yönlendirsin” kavramı sosyal hayatta işlerlik kazanmalı; kişiler arasında, halk ile devlet arasında ve devletlerarası sosyal baskı ve otokontrol sistemi yaygınlaşmalıdır.
Çünkü toplumda haklı ama güçsüz kitleler ne derece çaresiz ise, kontrol edilebilir caydırıcı bir güce sahip olmayan ülkeler de haksızlıklar karşısında o derece aciz durumda olacaklardır.
Çevreye zarar veren de koruyacak olan da insandır. Dolayısıyla insan-çevre ilişkisi yumurta-tavuk ilişkisine benzer. Bu kısır döngüyü azaltmak yine insan eliyle olacaktır.
Sosyal refah, çevre ve iktisat döngüsü içerisinde, en iyi çevre kalitesinin yakalanması, çevre ekonomisi ile israf arasındaki dengesinin oluşturulması, sosyal gruplar arasındaki hayat standardı farklılıklarının çevreye olan olumsuz etkilerinin azaltılması, eğitimli ve bilinçli insanlar eliyle olacaktır.
Çevre sorunlarının doğada kendi kendine işleyen arıtma, yenileme ve tamir dengesinin bozulmasıyla artış gösterdiği bir gerçektir. Bu denge çoğunlukla insan tarafından bozulduğuna göre, tamire doğadan önce insandan başlamak gerekecektir. Yoksa istem dışı meydana gelen doğal afetlere karşı, hazırlıklı olup uyum sağlamaktan öte yapacak bir şey yoktur.
O halde yaşam kalitemizi bozmadan, alacağımız önlemlerle çevremizi nasıl koruyabilir, insanları yaşadıkları mekanlarda nasıl daha mutlu edebilir, çocuklarımıza nasıl daha iyi bir dünya bırakabiliriz?
Yukarıdaki girişten sonra bu soruya iki temel yaklaşım sergilemek gerekecektir.
Bunlardan öncelikli olanı doğa ile insanı barıştıracak olan eğitimin yaygınlaştırılmasıdır. Bu aynı zamanda koruyucu hekimlik görevi yapacak, hastalıktan önce tedavi imkanı sunacak olan en ekonomik modeldir.
İkincisi ise mevcut hastalıkların tedavisinde uygulanacak olan teknik yöntemlerdir.
Gerek teknik konular, gerekse eğitim konuları biraz da ihtisas işi olduğundan çok detaylara girilmeden, sosyal bir bakış açısıyla yüzeysel çözüm önerileri sunulmalı, detay konular işin uzmanlarına havale edilmelidir.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİMİZ
Kaynak: http://www.hayta.net/
Problemler Kaynaklar Çözümler
Hava Kirliliği Kentleşme, arazi kullanımı, ormansızlaştırma, ulaşım, endüstri Kamuoyu bilinçlendirme, toplu taşım, emisyon kontrolü
Su kirliliği ve kontrolü Kentleşme, iklim değişimi, arazi kullanımı, ormansızlaştırma, ulaşım, endüstri Kamuoyu bilinçlendirme, tasarruf, havzaların temizlenmesi, havza yönetimi,yeşil dokunun artması
Toprak Kirliliği Endüstri, asit yağmurları, atıklar Atık kontrolü
İklim değişikliği ve doğal afetler Olağanüstü iklim koşullarındaki değişimler: Isı dalgaları, fırtınalar Uyum, kamuoyu bilinçlendirme
Gürültü kirliliği Araç kullanımı, kentleşme, duyarsızlık Kontrollü kentleşme, kamuoyu bilinçlendirme
Görüntü kirliliği Çarpık kentleşme, reklam panoları, duyarsızlık Yeşil dokunun artması, kontrollü kentleşme, kamuoyu bilinçlendirme
Katı atık kirliliği Evsel, endüstriyel ve tıbbi atıklar Atık kontrolü, kamuoyu bilinçlendirme
Ruhsal ve kültürel kirlilik Doyumsuzluk, duyarsızlık, bencillik, gösteriş, saygısızlık, görgüsüzlük, vurdum duymazlık, tembellik Kişisel gelişim, duygu eğitimi, doğru örneklendirme
Çevre sorunlarının kaynakları incelendiğinde öncelikle çarpık kentleşmenin ve plansızlığın getirdiği sorunlar ön plana çıkmaktadır. Ormansızlaştırma, araç kullanımı, endüstriyel faaliyetler, yanlış arazi kullanımı ve bunlardan kaynaklanan diğer çevre sorunlarının temelinde, plansızlık ve yaşadığı mekanda mutlu edemediğimiz mutsuz insanların köyden şehre göçü yatmaktadır.
Bu kontrolsüz insan hareketleri, geldikleri bölgeye ciddi uyum sorunları çıkarmakta; meydana gelen konut, alışveriş, eğitim, hastane, eğlence ihtiyacı ve bu ihtiyaçların zamanında, doğru ve yeterli oranda karşılanamaması; göçün meydana getirdiği kültürel boşluğun medya tarafından doldurulması, o bölgede çeşitli ruhsal, fiziksel, görsel, sosyal ve ekonomik alt ölçekli diğer sorunlara yol açmaktadır.

Rüyada fener görmek


Rüyada fener görmek

Rüyada Fener görmek, fener rüyaları iyi sayılır. Elinde yanan bir fener bulunan kişi, sıkıntıya düşüren sorunlardan kurtulmak için bir fırsat yakalayacaktır. Fener aniden sönerse kişi duyguları nedeniyle hataya düşecektir.
Rüyada sürekli devamlı yanan deniz feneri görmek akılda olmayan bir maceraya atılmak demektir. Güzel arkadaşlar edineceğinizin ve mutluluğu yakalayacağınızın işaretidir. Sıkıntılı günlerinizi geride bırakacaksınız ve herşey güzel olacak demektir. Umut, aşkta ve işte fırsat, sorunlardan kurtulmak için fırsattır.
Rüyada fener görmek aydinlik günlere yorumlanir. Elinizde bir fener oldugu halde gece bir yere gittiginizi görmek, para kazanmak için yeni bir is aradiginiza delalet eder. Fe-ner gündüz gibi aydinlik yapiyor ve etrafi tipki gündüz gibi aydinlatiyorsa, bol bir kazanca sahip olacaginiza; önünüzü ancak görebilecek kadar aydinlik veriyorsa, gireceginiz bir iste ne kar ve ne de zarar edeceginize; yolda giderken feneriniz sönerse ve tam bir karanlik içinde kalirsaniz zarar edeceginize delalet eder. Baska birinin elindeki fenerle sizin yolunuzu aydinlattigini görmek, o adam araciligi ile çok para kazanacaginiza isarettir.
Bazilarina göre: Rüyada fener gören ehil ise, büyük bir mevki sahibi olur,Halktan biri ise bir çocugu dogar. Fenerin sönmesi veya söndürülmesi,memur ise azline halk için ise nimetinin eksilmesine delalet eder. Rüyada bir çok fenerler görmek, saygi ve iti-barinin ve serefinin artmasina,bir rivayete göre dininin kuvvetine isarettir. Bir sehirde bir çok fenerlerin yakilmis oldugunu ve şehrin donatilmis oldugunu görmek, o memlekette adaletin geçerli olduguna, halkinin bolluk ve bereket içinde geçimlerini saglamak-ta olduklarina delildir.
Kaynak: http://www.hayta.net/
Bir baska rivayete görede: Rüyada parlak yanan bir fener görmek seref ve saadete, evlenmeye, kazanç ve kara isaret eder. Isigi olmayan fener, hastaliga, islerin zorluguna isaret eder.
Elinde yanan bir fener olan kişi, kendisini düşündüren sorunlardan sıyrılmak için hemen bir fırsat bulacaktır. Fakat fener yanmıyorsa insan bir süre bocalayacaktır. Eldeki fener birden sönerse o insan duyguları yüzünden yanılgıya düşecektir. Rüyada devamlı çakan bir deniz feneri gören hiç aklında olmayan bir maceraya atılacaktır. Genel olarak fener rüyaları iyi sayılır. Elinde yanan bir fener olan kişi, kendisini düşündüren sorunlardan sıyrılmak için hemen bir fırsat bulacaktır. Fakat fener yanmıyorsa insan bir süre bocalayacaktır. Eldeki fener birden sönerse o insan duyguları yüzünden yanılgıya düşecektir. Rüyada devamlı çakan bir deniz feneri gören hiç aklında olmayan bir maceraya atılacaktır.
Genel olarak fener rüyaları iyi sayılır. Elinde yanan bir fener olan kişi, kendisini düşündüren sorunlardan sıyrılmak için hemen bir fırsat bulacaktır. Fakat fener yanmıyorsa insan bir süre bocalayacaktır.

Deniz Feneri nedir? (Resimli)


Deniz Feneri nedir? (Resimli)

Herhangi bir trafik işaretinin olmadığı ,tehlikeli noktaları ,geçitleri,dönemeçleri, yakın şehirleri ve kasabaları, demiryolu geçitlerini,toprak kaymalarını işaret eden levhaların bulunmadığı bir karayolu düşünebilir misiniz?
Karayollarında bu tür uyarıcı, rehberlik edici işaretlerin var olmasının gerektiği gibi denizdeki vasıtalara yol gösterecek, tehlikeleri belirtecek bir deniz fenerinin varlığı da şarttır.deniz fenerinin ışığı, denizcilere limanın girişini aydınlatır.Denizde bulundukları yeri,yakın sahilin durumunu belirtir. Onları, kayalıklar, sığ geçitler ve benzeri tehlikelere karşı uyarır.
İlk deniz fenerleri,üzerinde ****l(maden) kaplar içinde alev saçan odunların ,kömür ateşlerinin yandığı alçak kulelerdi. Büyük bir ihtimalle,insanların gemiyle denize açıldığı çok eski zamanlarda bile vardı.Kesin bir tarih belirtmek gerekirse, bunların ilk olarak ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Fakat M. Ö. 7. yüzyılda, Çanakkale Boğazında o zamanki adıyla Sigeum Burnu’nda ünlü bir deniz fenerinin varlığını tarih belgeleri kaydetmektedir.
Eski zamanların en ünlü deniz feneri,Mısır’da İskenderiye’deki mermer yapılı fenerdi. Üzerinde kurulmuş olduğu küçük adanın, FarosHin adını taşıyordu. Yaklaşık olarak l. 000. 000 dolara çıkmıştı (14. 000. 000 Türk lirası). Dünya tarihindeki 7 harikadan biri olarak bilinir. M. Ö. 3. yüzyıldan beri,parlak ve çok uzaklardan görülebilen ışığıyla İskenderiye’ye , gemilere kılavuzluk etmiştir.
Eski Romalılar da ünlü denizfenerleri kurmuşlardı. Bunlardan biri, Fransa’da Boulogne sahillerindedir. 17. yüzyılda hâlâ kullanılıyordu. Ancak, o çağda yapılan denizfenerlerinin, günümüzdekilerle kıyaslanamayacağını özellikle belirtmeliyiz. O devrin denizfenerleri, şimdikilere oranla daha küçüktü.Kuru ve sağlam toprak üzerinde kurulacak bir denizfeneri, kolaylıkla gerçekleştirilebilir. Fazla paraya mal olmaz. Fakat dev dalgaların çarptığı kayalıklarda veya sığ kumsallarda , anaforlu çevrelerde denizfeneri kurulması işi son derece güç ve masraflıdır. Denizfenerlerinin kulesi sağlam taştan, taş-beton karışımından olabilir. Bu konuda en güvenilir malzeme işlemesi çok güç olan granittir. Modern denizfenerlerinin kule yapısında, döküm demir-çelik karışımından da yararlanılmaktadır.
Kaynak: http://www.hayta.net/
1
2
3

Deniz Toprak – Hazan nedir şarkı sözleri


Deniz Toprak – Hazan nedir şarkı sözleri

Dört yönden es seher yeli
Göz göz olsun nar çatlasın
Üşümesin hanımeli
Yere düşen kar çatlasın
Söyler misin hazan nedir
Yaprak düşer yere bir bir
Usul usul gönlüme gir
Yüreğimi sar çatlasın
Söyler misin hazan nedir
Yaprak düşer yere bir bir
Usul usul gönlüme gir
Yüreğimi bağrım çatlasın
Nazlı nazlı seslenip gel
Gül suyuyla ıslanıp gel
Karanfil tak süslenip gel
Kıskansın o yar çatlasın
Söyler misin hazan nedir
Yaprak düşer yere bir bir
Usul usul gönlüme gir
Yüreğimi sar çatlasın
Kaynak: http://www.hayta.net/
Söyler misin hazan nedir
Yaprak düşer yere bir bir
Usul usul gönlüme gir
Yüreğimi bağrım çatlasın
Bugünün seyri dünden mi
Ayın şavkı kendinden mi
Güzelliğin mevsimden mi
Söyle yıldızlar çatlasın
Söyler misin hazan nedir
Yaprak düşer yere bir bir
Usul usul gönlüme gir
Yüreğimi sar çatlasın
Söyler misin hazan nedir
Yaprak düşer yere bir bir
Usul usul gönlüme gir
Yüreğimi bağrım çatlasın