Bu Blogda Ara

8 Eylül 2012 Cumartesi

Arılar Peteklerini Neden Altıgen Yaparlar?

 

Doğanın doğal mimarlarıdır arılar… Hepimiz petek bal deyince altıgen şekilli olduğunu biliriz fakat neden altıgendir bunu çoğumuz bilmeyiz.
Kovanlarda dik şekilde konumlanan çıtalara altıgen olarak döşedikleri ballar sabit bir açı ile konumlanmıştır. İlginç bir şekle sahip olan peteklerden kesit alındığında bir ara duvar ile karşılaşılır. Bal mumundan yapılan bu ara duvar ortak bir zemin özelliği gösterir. Balın akmamasını sağlayan çukurlar ise eğim açısının sabitliği ile ilgilidir.
Bal üretiminde ilk aşama bal mumunun üretimidir. Bir çok işçi arının grup halinde kenetlenmesi ile belli sıcaklığı değerine ulaşılır ve salgı başlar. İlk salgı beyazken, salgı ve polenlerle renk sarıya doğru döner. Toplu iğnenin başı kadar minik üretilen bal mumları çok fazla enerji tüketimi ile gerçekleşir. Sonuçta 1kg bal mumu üretmek için yaklaşık 22 kg bal tüketilir.
Petek üretimi ise bir sonraki aşamadır. Yamasız görüntü elde edilen petekler bir mühendislik harikasıdır.
Bilim adamları ve matematikçiler yaptıkları araştırmalar sonucu en verimli depolama şeklinin altıgene uygun olduğunu ispatlamışlardır. Maksimum kullanımı esas alan bu konumlanmaya çıta kenarlarından başlayan arılar ortada kusursuz altıgenlerle petekleri tamamlarlar. Bu müthiş matematik düzeni diğer geometrik şekiller ile mümkün olmamaktadır. Daire, beşgen ve sekizgen gibi şekillerde muhakkak boşluk kalacaktır. Kare ve üçgende ise, aynı hacmi doldurmak için gereken duvar çevresi daha fazla olacağından en az malzeme ile bir alanı optimum şekilde bölmek için altıgen en ideal olan şekil tipidir.
Bunun yanı sıra; her bir altıgenin derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince iş isteyen bal üretimi arılar için oldukça kolaydır. Binlerce farklı arı hep eşit boyda petekler üretirler. Yavru bakımından petek inşasına, besin bulmadan bal üretimine kadar her işi başarırlar. Bu sebepten dolayı bal ve bal mumu bizler için çok kıymetlidir.

kaynak:www.bilgiustam.com

5 Eylül 2012 Çarşamba

Matbaa ne zaman icat edildi - Matbaanın Tarihi
 

İlk matbaayı M.S. 593 yılında Çin’de icat edilmiş ve kullanılmıştır.Çin’in matbaa için kullandığı teknik ağaç oyma tekniğidir.Tek tek harfleri yazma tekniğini ise 1040 yılında Pi Sheng adında bir Çinli bulmuştur ve kullanmıştır.

Uygurlar ve Mısır’lılar 9. ve 10 yüzyıllarda Arapça metinleri basmada matbaa kullanmışlardır ve Avrupa matbaayı İslam ülkelerinden alarak kullanmaya başlamıştır.Daha sonra 15. yyda Hollanda’da bu konuda birçok gelişme göstermiştir ve tek tek harf basarak yazma tekniği ile çalışan matbaayı aktif bir şekilde kullanmıştır.

Geçmişte ve günümüzde birçok matbaa tekniğini kullanılmıştır ve hala kullanılmaktadır bu tekniklerin düz tabakada olamayanlar için yapılanlarından başlıcaları ; Ofset baskı, Tipo baskı ,Tifdruk ve flekso baskı, Serigrafi baskı, Anagram baskı, Hologram, Tampon baskıdır.

Günümüzde gelişen ileri teknoloji sayesinde matbaalar çok mesafe kaydetmiştir ve birçok işlem bilgisayar başında yapılarak otomatik makinelerde basılması sağlanmaktadır.


Matbaanın icadı


Kaynak: http://www.harbiforum.org

Sinir Sisteminin Temel Taşları: Nöronlar

İçinde çekirdek ihtiva eden bir gövde, protoplazmadan oluşan uzantılar ve silindir biçiminde bir “sap” tan oluşan hücrelere nöron denir. Nöronlar sinir sisteminin temelidir. Bu hücrelerin başlıca görevi sinirsel mesajları aktarmaktır.
Nöronlar temel yapı olarak hayvan hücresine benzese de aslında hayvan hücrelerinden neredeyse tamamen farklıdır. Uzun sapları ve protoplazma uzantıları, görüntü olarak nöronları hayvan hücrelerinden ayırır. Nöronların biraz önce bahsettiğim “sap” larına akson, protoplazma uzantılarına ise dentrit denir. Aksonlar çoğunlukla yağ yapılı, kesintili bir kılıfla kaplıdır. Bu kaplamaya da miyelin denir. Miyelin kılıfı, koruyucu ve yalıtkan bir yapı görevindedir ve dediğimiz gibi kesintili bir yapıdadır. Bu kesintili yapı, akson boyunca düğümler şeklinde oluşmuştur. Bu düğümler hücreler arası birleşmeyi sağlar ve bu düğümlere de ranvier düğümleri denir.
Nöronlar 3 tiptedir:
1. Tek Kutuplu Nöronlar:
Yalnızca bir uzantıları vardır. Bununla birlikte bu tek uzantı, hücreden çok uzaklaşmadan dallanarak hücreye, kendine özgü “T” biçiminde bir şekil kazandırır. Aslında gerçek anlamda tek kutuplu hücre yoktur. Akson ve dentritler bir aşamadan sonra uzayıp birleşerek hüctere tek kutuplu bir görünüm verirler. Bu tip nöronlara beynin her kısmında rastlanabilir.
2. İki Kutuplu Nöronlar:
Kısa bir aksonları, uygun ve dallanmış tek bir dentritleri vardır. İki kutuplu nöronlar genellikle beyincikte ve beynin ağ tabakasında bulunur.
3. Çok Kutuplu (Multi) Aksonlar:
Çok uzun bir akson ve birçok dentritten oluşurlar. Bu tip nöronlara omuriliğin ön taraflarında ve beyin kabuğunda rastlanır.
Nöronlar Nasıl Çalışır?
Bir nöron “uyarılabilme” özelliği taşır. Yani nöronlar, duyu hücrelerinden ya da diğer nöronlardan gelen doğal uyarılara ve elektrik akımı, kimyasal akımlar gibi yapay uyarılara karşı duyarlıdırlar. Herhangi bir yerden gelen sinirsel iletiler, nöronlar aracılığıyla iletilir, yol alır. Bu iletişim de dentritler önemli rol oynayıp köprü görevi görürler.

Sinir akımını açıklamak için iki kuram ortaya atılmıştır; kimyasal kuram ve elektriksel kuram.
1. Kimyasal Kuram:
Bir nöronun uyarılması, akson zarının sodyum iyonlarına karşı geçirgenliğinde çok önemli değişiklikler gösterir. Bu olay, asetilkolin, noradrenalin, tiamin ya da B1 vitamini gibi kimyasal aracıların etkisiyle gerçekleşir. Bu yüzden bu kurama Kimyasal Kuram denmiştir.
2. Elektriksel Kuram:
Hücre zarının her iki yanında iyon yoğunluğunun ani değişikliği, burada kutuplanmanın yok olmasına (depolarizasyon) yol açar. Bu da elektrik potansiyelinin değişmesine neden olur ve uç dallanmalara kadar akson boyunca ilerler. Uyarılan noktada potansiyel ters çevrilir ve bu durum zar direncinde bir düşmeye sebep olur. Dolayısıyla yerel akımlar, uyarılan nokta ile çevresindeki bölgeler arasındaki potansiyel farkları dengeler. Miyelin kılıfla çevrili olan liflerde uyarı, miyelinsiz olanlara göre sürekli yayılmaz ama bir ravnier düğümünden diğer ravnier düğümüne atlayarak geçer.

kaynak:http://www.bilgiustam.com
 

                          Kaygan Olan Buz Değil Sudur

 
 
Bir insanın parke üzerinde kayarak düşme olasılığı, halı üzerinden kayarak düşme olasılığından daha fazladır. Bunun sebebi sürtünmenin halıda daha fazla olmasıdır. Ancak söz konusu buzlu bir yüzey olduğunda farklı bir durum ortaya çıkar. Çünkü buz pateniyle kayılan alanlardaki buzlar pürüzlüdür. Bu da patenin daha hızlı kaymasını sağlar. Bu da buzun düz olduğu için kaygan olduğu düşüncesini çürütür. Buz pateni örneğine dönecek olursak; bu paten buza uyguladığı basıncın etkisiyle geçtiği noktalardaki buzu eritir ve su tabakası oluşturur. Bu da patenin daha hızlı kaymasını sağlar.


Buz patenlerinin uçları oldukça incedir. Bu da basıncın çok daha fazla artmasını sağlar. Bu alanların pürüzlü olması da patenin bu pürüzlü noktalara çarpma olasılığını arttırır. Böylece buz daha çabuk erir ve hıza doğrudan bir etki yapar. Yani kayganlığı arttırır. Örneğin topuklu ayakkabı giyen insanların buz üzerinde kayma olasılığı daha fazladır. Çünkü topuklu ayakkabının buza uyguladığı basınç daha fazladır. Kısaca, buzun kayganlığı onun düzgün bir yüzeye sahip olmasından değil, ona uygulanan basınçtan kaynaklanır. Daha uç bir söylemle; aslında buz üzerinde değil, buza uygulanan basınçla  eriyen                                                                                         buzun oluşturduğu su üzerinde kayılır.

Olimpiyatların Tarihçesi ve Gelişimi

 

Genel olarak olimpiyatlar dört yılda bir gerçekleştirilen her ülkeden çok sayıda sporcunun katıldığı büyük organizasyonlardır. Peki günümüzde bu kadar önem kazanmış olimpiyatlar nerede ve nasıl başlamıştır. Günümüze gelene kadar nasıl değişikliklere uğraşmıştır. Biz de bu yazımızda bu sorular üzerinde duracağız.
Tarihçesi
Olimpiyatların Yunanistan’da başladığı kesindir. Ama ; hangi tarihte ve nasıl başladığı konusunda çok sayıda görüş vardır. Bu görüşlerin genel olarak ise temelinde şu vardır: Olimpiyatlar Tanrılar için yapılır. İlk kayıtlara ise M.Ö 776 yılında rastlanır. İlk olimpiyatlar sadece koşu alanında düzenlenirdi. Kazanan sporculara zeytin dalı veilir ve heykelleri dikilirdi. Aynı zamanda heykeli dikilen bu sporculara şairler methiyeler yazardı. Oyunlar Tanrıların bulunduğu yer olduğuna inanılan Olimpiya dağında oynanırdı. Olimpiyat ismi de bu kökten meydana gelmektedir. M.S sonra 393 yılında ise Hıristiyan Roma İmparatoru Theodosius oyunların putperestlikten kalma bir adet olduğu gerekçesiyle yasaklamıştır. Zaten daha önce oyunlar amacından sapmış bir haldeydi. Daha sonra 19. yy Fransız Pierre de Coubertin’in çabalarıyla oyunlar yeniden canlanmış ve uluslararası bir hal almıştır.
Modern anlamda ilk olimpiyatlar ise ; Olimpiyat Komitesi tarafından 1896 yılında Atina’da düzenlenmiştir. Bu başarılı orgnizasyondan sonra olimpiyatların hep Atina’da düzenlenmesi teklif edilmiştir. Ancak ; Milli Olimpiyat komitesi bu görüşe karşı çıkmış ve 1900 olimpiyatlarını Paris’e vermiştir. Paris oyunlarında ilk defa kadın sporcular da yarışmıştır. 1916 yılında Berlin olimpiyatları 1.Dünya Savaşı nedeniyle iptal edilmiştir. 2.Dünya Savaşı nedeniyle de 1940 ve 1944 yıllarındaki olimpiyatlar iptal edilmiştir.

Olimpiyat oyunları tarihinde çok çeşitli boykotları da barındırır. Bu boykotların sebebi ülkelerin birbirleriyle olan siyasi çekişmeleridir. 1979 yılında Afganistan’ı işgal eden SSCB’yi başta Amerika olmak üzere 64 ülke protesto etmiştir. Oyunlara sadece 80 takım katılmıştır. Bir sonraki olimpiyat olan 1984 Los Angeles’ a ise Doğu Avrupa ülkeleri , Küba ve Doğu Almanya katılmamıştır. Bu boylara zaman zaman çeşitli tarihlerde Afirka ülkeleri işgal sebebiyle , Arap ülkeleri savaş sebebiyle katılmamıştır. 1988 Seul Olimpiyatlarına ise Kuzey Kore katılmamıştır.
1972 Münih olimpiyatları ise Olimpiyat tarihinin ilk ve en önemli terör saldırısına sahne olmuştur. Filistinli 8 terörist İsrailli 11 sporcuyu kaçırmış ve bunları öldürmüştür. Teslim olmayarak çatışmaya girmilş ve bir Alman polisini de öldürmüşlerdir. Ayrıca Amerika’da yapılan Olimpiyatlarda dışarıdaki parka bir bombo konulmuş ve bu bomca sonucu TRT kameramanı Melih Uzunyol hayatını kaybetmiştir.
Türkiye ise olimipiyatlara ilk defa 1924 yılında Paris’te katılmıştır. Bu olimpiyatta herhangi bir derece alınamamıştır. Türkiye olimpiyatlardaki ilk madalyasını 1936 yılında Berlin’de grekoromen güreşte 61 kiloda Yaşar Erkan birinci olarak altın madalya kazandı.
Geçmişten günümüze yapılan olimpiyat oyunlarının tarihleri ve yerleri şunlardır: 1896 Atina , 1900 Paris , 1904 St.Louis ,1908 Londra , 1912 Stokholm , 1920 Anvers , 1924 Paris , 1928 Amsterdam , 1932 Los Angeles , 1936 Berlin , 1948 Londra , 1952 Helsinki , 1956 Melbourne , 1960 Roma , 1964 Tokyo , 1968 Mexico City , 1972 Münih , 1976 Montreal , 1980 Moskova , 1984 Los Angeles , 1988 Seul , 1992 Barcelona , 1996 Atlanta , 2000 Sidney , 2004 Atina , 2008 Pekin ,2012 Londra.

3 Eylül 2012 Pazartesi

ENZİM nedir?




Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir.[1][2] Hemen tüm enzimler proteindir. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin hemen tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için, ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.
Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez, ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak, diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.[3]
Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.[4][5]
Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrica bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).

Kaynak:http://tr.wikipedia.org

AIDS Tedavisinde Devrim

İngiltere’ de gerçekleştirilen bir ameliyat AIDS hastalığının tedavisi konusunda çığır açacak gibi. 2 ve 4 sene önce, 2 tane HIV’ li erkek hasta ameliyat edildi. HIV, bağışıklık sistemini çökerten AIDS hastalığına yol açıyor. Bu ameliyatta kemik iliği nakli uygulandı. Bu ameliyat sonrasında hastalar uzun bir süre gözlendi. 2 hastadaki HIV izleri tamamen yok olduğu fark edildi. Bu hastaların DNA ve RNA’ larında hiç HIV virüsü kalmadı. Ameliyattan sonra HIV virüsü taşıyanlara verilen antiretroviral ilaçları kullanıldı. Son testler sonucunda bu ilaçlara hala devam ediliyor. Ancak asıl iyileşmenin ameliyat sayesinde gerçekleştirildiği belirtiliyor. Ayrıca bu ameliyat sayesinde hastalardaki HIV antikorları da azaldı.
Aslında ameliyatı yapanlar, bu etkinin gerçekleşmesini beklemiyorlardı. Amaçları hastalardaki plazmada bulunan HIV’ i kaybetmekti. Ancak ameliyat çok daha ileri seviye bir iyileşme sağladı ve HIV’ i tamamen yok etti. Ancak henüz doku taraması yapılmadı. Bu hastalığın tedavisinde çığır açacak bu ameliyatın etkisi doku araştırmasından sonra tam olarak ortaya konacak. Böylece AIDS ölümcül olmaktan çıkacak.


Kaynak:http://www.bilgiustam.com